güneşliğin ortasında toplanan akşam rüzgarı,
dönüyor. zehirliyor. unutturuyor.
parmak uçlarıma, çürük tohumlardan bahseden öyküler bulaştırıyor.
tiksiniyorum.
atık su borularından bahsediyorum.
tombul örümceklerden.
şişe ağızlarında boy veren ıhlamur fidelerinden,
kış gelince diz kapaklarıma yuvalanan kör kargalardan bahsediyorum.
ama dinmiyor rüzgar.
bir mahzen bul kendine diyor.
derin, serin, karanlık.
duvarlarına çocuk saçlarından dokunmuş halılar asılan.
kaybol!
rüzgar desem.
sol elimin serçe parmağıyla kafatasımı delsem,
doldursam zihnime şehrin uğultusunu da rüzgara kör olsam,
ama yapamam.
parmak uçlarıma bulaşan öyküleri kemiririm ben de o zaman.
rüzgar iyice kudurtsun diye kulaklarımdaki yangını,
artık istesem de duramam.
23 Kasım 2010 Salı
14 Ekim 2010 Perşembe
VI
ölmüş dostlarımın küllerine daldırıyorum yaralı parmaklarımı.
bacaklarımın arasındaki kovadalar,
damla damla dökülüyorlar.
terk edilmiş istasyonları süsleyeceğim onlarla.
rayları boyayacak, kapıları gizleyeceğim.
kuduz kertenkeleler kemirecek kulaklarımızı.
bir sigara yakıp kovanın içine tükürüyorum.
külleri binaların üzerine serpip renkleri seyrediyorum.
sarılar ve kahverengiler. turuncular ve yeşiller.
topuklarınızı tutuşturup ruhlarınızı ıslatıyorum.
dünyanın tepesine oturmuş ölmüş dostlarımı etrafa saçıyorum.
başım dönüyor...
bacaklarımın arasındaki kovadalar,
damla damla dökülüyorlar.
terk edilmiş istasyonları süsleyeceğim onlarla.
rayları boyayacak, kapıları gizleyeceğim.
kuduz kertenkeleler kemirecek kulaklarımızı.
bir sigara yakıp kovanın içine tükürüyorum.
külleri binaların üzerine serpip renkleri seyrediyorum.
sarılar ve kahverengiler. turuncular ve yeşiller.
topuklarınızı tutuşturup ruhlarınızı ıslatıyorum.
dünyanın tepesine oturmuş ölmüş dostlarımı etrafa saçıyorum.
başım dönüyor...
28 Eylül 2010 Salı
V
vaad edilen gün geldiğinde...
kusmuk denizinde yuvarlanan çürük larvalar.
hiç bu kadar mesut olmamıştı şakacı kurbağalar...
kusmuk denizinde yuvarlanan çürük larvalar.
hiç bu kadar mesut olmamıştı şakacı kurbağalar...
13 Eylül 2010 Pazartesi
IV
Uyku
damla damla yırtılan göz bebeklerin,
öğlen güneşinin altında çatırdayan bataklığın kıyısına dönüyor.
meşe yapraklarının etrafını saran kelimeleri görüyorsun bu sayede.
tuhaf,
solgun ya da tehlikeli olabilirler pekala.
ya da sonbahar rüzgarı gibi kokup, kedi kuyruklarını andırırlar.
sen seç.
zira yeni başlıyor.
Rüya
hep mutfak raflarını istila eden salyangozlardan bahsediyor senin evreninde.
koridordaki fısıltılar.
ve hışırtısı annenin hayaletinin üzerindeki geceliğin.
soğuk,
zamanlarda yaşıyorsun işte düpedüz.
babandan ödünç aldığın işaret parmaklarını dolaştırıyorsun aynadaki çeneyi süsleyen yara izinin üzerinde.
Acı
o kadar gerçek ki,
kendini bataklığın ortasındaki meşenin en yaşlı dalına asasın geliyor.
kalkıp nefesini kesesin.
bırak yutsun bataklık topuklarını diye mırıldanıyorsun.
ayna parçalanıyor,
kesiliyor babanın parmakları ve kendi kanın ıslatıyor yanındakinin çıplak ayaklarını.
Uyan
ve doldur artık çemberin içine nefesini.
damla damla yırtılan göz bebeklerin,
öğlen güneşinin altında çatırdayan bataklığın kıyısına dönüyor.
meşe yapraklarının etrafını saran kelimeleri görüyorsun bu sayede.
tuhaf,
solgun ya da tehlikeli olabilirler pekala.
ya da sonbahar rüzgarı gibi kokup, kedi kuyruklarını andırırlar.
sen seç.
zira yeni başlıyor.
Rüya
hep mutfak raflarını istila eden salyangozlardan bahsediyor senin evreninde.
koridordaki fısıltılar.
ve hışırtısı annenin hayaletinin üzerindeki geceliğin.
soğuk,
zamanlarda yaşıyorsun işte düpedüz.
babandan ödünç aldığın işaret parmaklarını dolaştırıyorsun aynadaki çeneyi süsleyen yara izinin üzerinde.
Acı
o kadar gerçek ki,
kendini bataklığın ortasındaki meşenin en yaşlı dalına asasın geliyor.
kalkıp nefesini kesesin.
bırak yutsun bataklık topuklarını diye mırıldanıyorsun.
ayna parçalanıyor,
kesiliyor babanın parmakları ve kendi kanın ıslatıyor yanındakinin çıplak ayaklarını.
Uyan
ve doldur artık çemberin içine nefesini.
6 Eylül 2010 Pazartesi
III
çatıdan süzülen yağmur damlalarının altında,
boğulmamaya çalışan karıncalar var.
haykırıyorlar!
bir parça merhamet için, omzunda karanlık bakışlı bukalemunlar gezdiren kıza yalvarıyorlar,
tuzdan kelimeler kullanarak.
çam ağacının dibinde oturmuş seyrediyorum kızı.
karıncaların tepelerinde dolanan narin parmaklarını...
ıslak kulaklarını...
sırtından aşağıya sarkan parlak kuyrukların turuncusunu...
kız, tanıdığım tüm örümceklerden daha kıvrak görünüyor.
ve öldürüyor,
karıncaları.
üçer beşer eziyor parmak uçlarıyla minik hayvanları.
suratındaki gülümseme,
çelikten,
avcı bıçaklarını getiriyor aklıma.
teker teker saplıyorum onları göz bebeklerime,
büyüyorum,
neşeleniyorum,
yeşeriyorum!
çam ağacının tepesinde yaşayan cinlerin dizlerini titretecek türden bir kahkaha atıyorum.
gri bulutların himayesindeki karınca katiline kocaman bir öpücük vermek istiyorum,
çelikten,
avcı bıçaklarını andıran...
boğulmamaya çalışan karıncalar var.
haykırıyorlar!
bir parça merhamet için, omzunda karanlık bakışlı bukalemunlar gezdiren kıza yalvarıyorlar,
tuzdan kelimeler kullanarak.
çam ağacının dibinde oturmuş seyrediyorum kızı.
karıncaların tepelerinde dolanan narin parmaklarını...
ıslak kulaklarını...
sırtından aşağıya sarkan parlak kuyrukların turuncusunu...
kız, tanıdığım tüm örümceklerden daha kıvrak görünüyor.
ve öldürüyor,
karıncaları.
üçer beşer eziyor parmak uçlarıyla minik hayvanları.
suratındaki gülümseme,
çelikten,
avcı bıçaklarını getiriyor aklıma.
teker teker saplıyorum onları göz bebeklerime,
büyüyorum,
neşeleniyorum,
yeşeriyorum!
çam ağacının tepesinde yaşayan cinlerin dizlerini titretecek türden bir kahkaha atıyorum.
gri bulutların himayesindeki karınca katiline kocaman bir öpücük vermek istiyorum,
çelikten,
avcı bıçaklarını andıran...
31 Ağustos 2010 Salı
II
bir avuç domates tohumu serptim ihtiyarın kafatasına,
ben sadece maziyi biraz renklendirmek istedim.
sıkıntıdan,
birbirimizin parmaklarını kemirirdik yağmur başladığı zaman,
tamı tamına kırk iki gün boyunca yağardı,
durmadan,
çatıya vuran damlaların sesi!
rüzgarın etkisiyle secdeye kapanan ağaçlar,
cadılar, kediler ve kurbağalar.
balkonda oturup izlerdik,
ruhlarımızın yeşil yeşil küflenmesini,
komik,
kazaklar giyerdi o günlerde babalarımız.
bakar bakar acırdık işte hallerine,
ne yaptığımızı bilmeden, kanlı göz bebeklerimizi dolaştırırdık daracık omuzlarında.
ne kadar da yorgun gözüküyorlardı.
ve nasıl da fark edemezlerdi üzerimizden parça parça dökülen cinneti.
bütün bu olan biten...
sanki biraz,
durulur gibi olduğunda yağmur,
ürperir miydik sence gerçekten de?
bizim de aklımıza gelir miydi,
kilometlerce öteye uzanan otoyolların kıyısındaki tilki leşleri?
bilmiyorum.
hatırlıyorum.
dalgın dalgın yağmuru izlerken birbirimizin parmaklarını kemirir,
daracık omuzlu babalarımıza benzememek için dualar ederdik.
amin!
bir avuç domates tohumu serptim ihtiyarın kafatasına.
ben sadece maziyi biraz renklendirmek istedim.
ben sadece maziyi biraz renklendirmek istedim.
sıkıntıdan,
birbirimizin parmaklarını kemirirdik yağmur başladığı zaman,
tamı tamına kırk iki gün boyunca yağardı,
durmadan,
çatıya vuran damlaların sesi!
rüzgarın etkisiyle secdeye kapanan ağaçlar,
cadılar, kediler ve kurbağalar.
balkonda oturup izlerdik,
ruhlarımızın yeşil yeşil küflenmesini,
komik,
kazaklar giyerdi o günlerde babalarımız.
bakar bakar acırdık işte hallerine,
ne yaptığımızı bilmeden, kanlı göz bebeklerimizi dolaştırırdık daracık omuzlarında.
ne kadar da yorgun gözüküyorlardı.
ve nasıl da fark edemezlerdi üzerimizden parça parça dökülen cinneti.
bütün bu olan biten...
sanki biraz,
durulur gibi olduğunda yağmur,
ürperir miydik sence gerçekten de?
bizim de aklımıza gelir miydi,
kilometlerce öteye uzanan otoyolların kıyısındaki tilki leşleri?
bilmiyorum.
hatırlıyorum.
dalgın dalgın yağmuru izlerken birbirimizin parmaklarını kemirir,
daracık omuzlu babalarımıza benzememek için dualar ederdik.
amin!
bir avuç domates tohumu serptim ihtiyarın kafatasına.
ben sadece maziyi biraz renklendirmek istedim.
23 Ağustos 2010 Pazartesi
I
sadece, bak.
eğil. dilinin ucuyla hafifçe ıslattığın parmağını duvardan fırlayan çivinin üzerine koy. bak, ne kadar da kusursuz bir evrende yaşıyorsun.
şimdi ellerini iki yana sarkıt da unut dudaklarının arasındaki sigarayı.
rüzgarı da unut, otobüs biletlerini de.
ya da çay kaşıklarını, saman balyalarını, tuhafiye dükkanlarını unut.
sadece, gözlerini yum.
daha ne kadar tahammül edebilirsin ki seyretmeye.
eğil. dilinin ucuyla hafifçe ıslattığın parmağını duvardan fırlayan çivinin üzerine koy. bak, ne kadar da kusursuz bir evrende yaşıyorsun.
şimdi ellerini iki yana sarkıt da unut dudaklarının arasındaki sigarayı.
rüzgarı da unut, otobüs biletlerini de.
ya da çay kaşıklarını, saman balyalarını, tuhafiye dükkanlarını unut.
sadece, gözlerini yum.
daha ne kadar tahammül edebilirsin ki seyretmeye.
15 Ağustos 2010 Pazar
VII
sonra dedim ihtiyara. sonra dedi, sonra kum çingeneleri yuttu. anneni, babanı, muhabbet kuşlarını, elbiselerini yuttu. geriye parmaklarımın arasından kayıp giden bir avuç kemik tozu kaldı. hepsi buydu.
ihtiyarın burnuna bir yumruk çaktım. gömlek cebinde taşıdığı bir avuç kemik tozunu elime aldım ve eve döndüm. annemi, babamı, muhabbet kuşlarını ve elbiselerimi bay y'den aldığım beyazın arasına karıştırdım, üçe kadar saydım, hepsini beynime yolladım.
huzursuzdum.
ihtiyarın burnuna bir yumruk çaktım. gömlek cebinde taşıdığı bir avuç kemik tozunu elime aldım ve eve döndüm. annemi, babamı, muhabbet kuşlarını ve elbiselerimi bay y'den aldığım beyazın arasına karıştırdım, üçe kadar saydım, hepsini beynime yolladım.
huzursuzdum.
14 Ağustos 2010 Cumartesi
VI
onu ilk öldürdüğümde altı yaşındaydı. bir dahaki sene tekrar öldürdüğümde ise sekiz. aradaki bir yıl nereye gitmişti acaba?
3 Ağustos 2010 Salı
V
bu nedir evlat?
bu kesik bir parmaktır komutanım.
çamaltı tavernasının erkekler tuvaletinde buldum bu parmağı zamanında. o günden beri cebimde taşırım.
bu parmak ne işe yarar evlat?
parmağı her gece yatmadan evvel yastığımın altına yerleştiririm komutanım.
iyiden iyiye kaybolan izlerin arasında kıvrım kıvrım bir yolculuğa çıkarım.
her sabah uyandığımda,
üzerimde pek çok koku olur bu sayede. ter, duman, mandalina kabuğu ve örümcek ağı kokuları.
sonra kayıklar, martı yumurtaları, yosun tutmuş kaya parçaları ve un ufak olmuş mezar taşları.
her gece yatmadan evvel, bu parmağı yastığımın altına koyarım.
bu sayede onun dokunduğu tüm şeyleri üzerinden tekrar tekrar geçer, tamı tamına yetmiş sekiz dilde küfür etmeyi başarırım.
bu bir işaret parmağıdır komutanım.
bu kesik bir parmaktır komutanım.
çamaltı tavernasının erkekler tuvaletinde buldum bu parmağı zamanında. o günden beri cebimde taşırım.
bu parmak ne işe yarar evlat?
parmağı her gece yatmadan evvel yastığımın altına yerleştiririm komutanım.
iyiden iyiye kaybolan izlerin arasında kıvrım kıvrım bir yolculuğa çıkarım.
her sabah uyandığımda,
üzerimde pek çok koku olur bu sayede. ter, duman, mandalina kabuğu ve örümcek ağı kokuları.
sonra kayıklar, martı yumurtaları, yosun tutmuş kaya parçaları ve un ufak olmuş mezar taşları.
her gece yatmadan evvel, bu parmağı yastığımın altına koyarım.
bu sayede onun dokunduğu tüm şeyleri üzerinden tekrar tekrar geçer, tamı tamına yetmiş sekiz dilde küfür etmeyi başarırım.
bu bir işaret parmağıdır komutanım.
26 Temmuz 2010 Pazartesi
IV
sulama kanalında yüzen sakat çocuklar var.
kolları, bacakları, parmakları, kulakları eksik çocuklar.
karanlığın içinde ağır ağır ilerliyorlar. ay ışığı aydınlatıyor iki taraflarında koşturan tombul fareleri.
sulama kanalında yüzen sakat çocukların suratlarında şekiller var.
annelerinin kızlık soyadlarını nasıl öğrendiklerinin hikayesini anlatan şekiller.
balkondaki çamaşırların arasında bulduğum kaplan dişinin üzerinden okudum diyor bir şekil.
diğeri ise deterjan kutusunun içine avucunu daldırdığında parmaklarının arasından süzülen mavili beyazlı toz parçalarının arasında parıldayan yıldız tozlarından bahsediyor.
sulama kanalında yüzen çocuklar, toprağa saplanmış bombaların hayalini kuruyorlar.
bir anda değişiverse herşey diyorlar.
pencerelerden taşıveren alevlerin kızarttığı martıları gözlerinin önüne getirip suyun içinde birbirlerine dokunuyorlar.
şehvet?
belki de.
belki de etrafı dumana boğup kanalın dibindeki çamur yığının içine boylu boyunca uzanmak için haklı bir sebepleri var.
sulama kanalında yüzen çocuklar,
birbirlerini boğuyorlar.
terliyorum...
kolları, bacakları, parmakları, kulakları eksik çocuklar.
karanlığın içinde ağır ağır ilerliyorlar. ay ışığı aydınlatıyor iki taraflarında koşturan tombul fareleri.
sulama kanalında yüzen sakat çocukların suratlarında şekiller var.
annelerinin kızlık soyadlarını nasıl öğrendiklerinin hikayesini anlatan şekiller.
balkondaki çamaşırların arasında bulduğum kaplan dişinin üzerinden okudum diyor bir şekil.
diğeri ise deterjan kutusunun içine avucunu daldırdığında parmaklarının arasından süzülen mavili beyazlı toz parçalarının arasında parıldayan yıldız tozlarından bahsediyor.
sulama kanalında yüzen çocuklar, toprağa saplanmış bombaların hayalini kuruyorlar.
bir anda değişiverse herşey diyorlar.
pencerelerden taşıveren alevlerin kızarttığı martıları gözlerinin önüne getirip suyun içinde birbirlerine dokunuyorlar.
şehvet?
belki de.
belki de etrafı dumana boğup kanalın dibindeki çamur yığının içine boylu boyunca uzanmak için haklı bir sebepleri var.
sulama kanalında yüzen çocuklar,
birbirlerini boğuyorlar.
terliyorum...
III
kayıp kelimeler.
sadece, savaştan yeni çıkmış bir şehirde yaşayabilmenin hayali var. toplu mezarların üzerinde ıslık çala çala yürümek, buharlaşan nefesim, botlarımın altında çatırdayan kozalaklar.
toplu mezarları süslemenin en pratik yolu çam ağaçlarını kullanmaktır bence.
estetik.
sadece, savaştan yeni çıkmış bir şehirde yaşayabilmenin hayali var. toplu mezarların üzerinde ıslık çala çala yürümek, buharlaşan nefesim, botlarımın altında çatırdayan kozalaklar.
toplu mezarları süslemenin en pratik yolu çam ağaçlarını kullanmaktır bence.
estetik.
10 Temmuz 2010 Cumartesi
II
salonun ortasındaki yeşil koltuğun etrafında koşturuyor çıplak şeytanlar.
şakacılar.
kelimelerden örülmüş kolyelerden bahsediyorlar.
onlar konuşmak için değil, boyna asmak içindir diyorlar.
tuhaf.
kafam karışıyor.
bıçağımı karnıma daldırıp şöyle bir çeviriyorum.
midem miydi o parçalanan?
salonun ortasındaki yeşil koltuğun bacaklarına dolanıyor kör yılanlar.
dilleri karanlığın içinde parlıyor.
soğuk soğuk sürtünüyorlar ayaklarıma, kıpırdayamıyorum.
bütün bu olan biten diyor doktor,
ellerini masasının üzerine sermiş,
bütün bu olan biten beyin kıvrımlarının arasında çürüyen cesetlerin suçu.
inanmalı mıyım?
baharatçının oğlunu düşünüyorum böyle akşamlarda.
ahırın ortasında sallanan vücudunu,
morarmış suratını ve inek pisliğine bulanan paçalarını.
salonun ortasındaki yeşil koltuğa gömülüyorum.
her nefeste biraz daha derinleşiyor dünya,
balkonlar, duvarlar, otobüsler, perdeler.
kelimeler ve nesneler.
şeytanlar haklılar. boynuma asmak zorundayım sanırım onları.
salonun ortasındaki yeşil koltuk beni bekliyor.
duvara sürtüldüğü anda ateş alan o kibritlerden birine dönüşmek istiyorum.
şakacılar.
kelimelerden örülmüş kolyelerden bahsediyorlar.
onlar konuşmak için değil, boyna asmak içindir diyorlar.
tuhaf.
kafam karışıyor.
bıçağımı karnıma daldırıp şöyle bir çeviriyorum.
midem miydi o parçalanan?
salonun ortasındaki yeşil koltuğun bacaklarına dolanıyor kör yılanlar.
dilleri karanlığın içinde parlıyor.
soğuk soğuk sürtünüyorlar ayaklarıma, kıpırdayamıyorum.
bütün bu olan biten diyor doktor,
ellerini masasının üzerine sermiş,
bütün bu olan biten beyin kıvrımlarının arasında çürüyen cesetlerin suçu.
inanmalı mıyım?
baharatçının oğlunu düşünüyorum böyle akşamlarda.
ahırın ortasında sallanan vücudunu,
morarmış suratını ve inek pisliğine bulanan paçalarını.
salonun ortasındaki yeşil koltuğa gömülüyorum.
her nefeste biraz daha derinleşiyor dünya,
balkonlar, duvarlar, otobüsler, perdeler.
kelimeler ve nesneler.
şeytanlar haklılar. boynuma asmak zorundayım sanırım onları.
salonun ortasındaki yeşil koltuk beni bekliyor.
duvara sürtüldüğü anda ateş alan o kibritlerden birine dönüşmek istiyorum.
1 Temmuz 2010 Perşembe
I
çölü geçen çingeneler,
sekiz yaşındaki şişman atın bağırsaklarından okuyorlar geleceklerini.
kum tancikleri yapışıyor zihinlerine
yudum yudum şarap
ve senelerce sürecek yürüyüşlerinin hayalini kuruyorlar.
çölü geçen çingeneler ,
ellerini başlarının üzerine koyup selam veriyorlar beni gördükleri zaman.
çarpık ağızlarının içinde parıldayan altın dişlerinin üzerine düşen yansımam...
benim.
ve parmaklarım bu kadar titrek değildi sanki diyorum su tulumumu kafama dikerken.
esmer kızın boyun kemikleri,
sidik, ter ve tavşan yahnisi kokusu.
çölü geçen çingenelerin peşinden gidiyorum.
peki öte tarafta birşeyler bekliyor mu beni?
neden aynı uyarı var öyleyse tüm bıçakların saplarında?
ve neden mücadele etmeli,
çölü geçen bir çingenenin yarını görebilmesi için!
belki de boşunadır kumun üzerinde iz bırakmaya çalışmak.
soru işaretleri çizmek, boylu boyunca yere uzanmak.
kendi ayak izlerinin etrafında döndüğünün farkına vardıktan sonra,
tüm kokular sana aynı kelimeleri anımsatacak..
sekiz yaşındaki şişman atın bağırsaklarından okuyorlar geleceklerini.
kum tancikleri yapışıyor zihinlerine
yudum yudum şarap
ve senelerce sürecek yürüyüşlerinin hayalini kuruyorlar.
çölü geçen çingeneler ,
ellerini başlarının üzerine koyup selam veriyorlar beni gördükleri zaman.
çarpık ağızlarının içinde parıldayan altın dişlerinin üzerine düşen yansımam...
benim.
ve parmaklarım bu kadar titrek değildi sanki diyorum su tulumumu kafama dikerken.
esmer kızın boyun kemikleri,
sidik, ter ve tavşan yahnisi kokusu.
çölü geçen çingenelerin peşinden gidiyorum.
peki öte tarafta birşeyler bekliyor mu beni?
neden aynı uyarı var öyleyse tüm bıçakların saplarında?
ve neden mücadele etmeli,
çölü geçen bir çingenenin yarını görebilmesi için!
belki de boşunadır kumun üzerinde iz bırakmaya çalışmak.
soru işaretleri çizmek, boylu boyunca yere uzanmak.
kendi ayak izlerinin etrafında döndüğünün farkına vardıktan sonra,
tüm kokular sana aynı kelimeleri anımsatacak..
27 Haziran 2010 Pazar
VII
kumsaldaki çubuklar,
ne kadar da muntazamlar.
yeşil yeşil dalgalanıyor uçlarındaki bayraklar.
yosundan.
ayak parmaklarımı kuma gömüp seyretmek isterdim geriye doğru.
çocuk sudan çıkar, çocuk yosunlara uzanır, çocuk gözlerini yumar.
kumsaldaki çubukların arasında küflenmiş çaydanlıklar var.
içlerinde sarhoş cinlerin yaşadığı çaydanlıklar.
sonra kertenkele iskeletleri ve karabasanlar.
kumsalın etrafındaki uçuşan kırmızı kargalar,
kulağıma hep aynı kelimeyi fısıldarlar,
atla!
kumsaldaki çubuklar,
bir arada tutar dünyanın çivilerini.
çivilerin altındaysa dişleri sararmış mezarlık kumarbazları yatar.
gel derler aşağıya,
bat, savrul, boğul.
nefesini tut ki balıklar anlamasın, ölmüş akrabaların uyanmasın, yukardaki var olduğunun farkına varmasın.
kumsaldaki çubukların düzeni bozulmadıkça umursamam.
gömerim parmaklarımı kuma ve seyrederim geriye doğru.
çocuk dişlerinin arasında tuttuğu atom bombalarını yutar,
çocuk doksan dokuz renkte bum diye patlar.
kurbağalar!
ne kadar da muntazamlar.
yeşil yeşil dalgalanıyor uçlarındaki bayraklar.
yosundan.
ayak parmaklarımı kuma gömüp seyretmek isterdim geriye doğru.
çocuk sudan çıkar, çocuk yosunlara uzanır, çocuk gözlerini yumar.
kumsaldaki çubukların arasında küflenmiş çaydanlıklar var.
içlerinde sarhoş cinlerin yaşadığı çaydanlıklar.
sonra kertenkele iskeletleri ve karabasanlar.
kumsalın etrafındaki uçuşan kırmızı kargalar,
kulağıma hep aynı kelimeyi fısıldarlar,
atla!
kumsaldaki çubuklar,
bir arada tutar dünyanın çivilerini.
çivilerin altındaysa dişleri sararmış mezarlık kumarbazları yatar.
gel derler aşağıya,
bat, savrul, boğul.
nefesini tut ki balıklar anlamasın, ölmüş akrabaların uyanmasın, yukardaki var olduğunun farkına varmasın.
kumsaldaki çubukların düzeni bozulmadıkça umursamam.
gömerim parmaklarımı kuma ve seyrederim geriye doğru.
çocuk dişlerinin arasında tuttuğu atom bombalarını yutar,
çocuk doksan dokuz renkte bum diye patlar.
kurbağalar!
22 Haziran 2010 Salı
VI
ben çekirgelerin kralıyken...
dünya çok daha tuhaftı. ay ışığının altında parıldayan mısır tarlalarında dolanan yaban domuzlarının kuyruklarında, kanserli ihtiyarların erotik hayalleri sallanırdı.
ben çekirgelerin kralıyken,
koşardım.
bir çekirge nasıl koşarsa öyle koşardım işte.
uzaklara. denizden gelen rüzgarın genç kızları çıldırttığı yerlere koşardım.
saçlar vardı. parmaklar, kulaklar, azı dişeleri vardı.
insanlar uzuvlardan ibaretti ve ben,
çekirgelerin kralıydım.
şeylerin boyları olması gerektiği kadardı. yağmur yeterince ıslak, karanlık yeterince yapışkandı. güve yeniği battaniyeler örterlerdi yeni doğanların üzerine. portakal bahçelerinde sırtlanlar dolanırdı.
ben çekirgelerin kralıyken hiç portakal bahçesi görmedim
ama yine de dünya mümkün olduğunca tuhaftı.
dünya çok daha tuhaftı. ay ışığının altında parıldayan mısır tarlalarında dolanan yaban domuzlarının kuyruklarında, kanserli ihtiyarların erotik hayalleri sallanırdı.
ben çekirgelerin kralıyken,
koşardım.
bir çekirge nasıl koşarsa öyle koşardım işte.
uzaklara. denizden gelen rüzgarın genç kızları çıldırttığı yerlere koşardım.
saçlar vardı. parmaklar, kulaklar, azı dişeleri vardı.
insanlar uzuvlardan ibaretti ve ben,
çekirgelerin kralıydım.
şeylerin boyları olması gerektiği kadardı. yağmur yeterince ıslak, karanlık yeterince yapışkandı. güve yeniği battaniyeler örterlerdi yeni doğanların üzerine. portakal bahçelerinde sırtlanlar dolanırdı.
ben çekirgelerin kralıyken hiç portakal bahçesi görmedim
ama yine de dünya mümkün olduğunca tuhaftı.
15 Haziran 2010 Salı
V
fakat anlamıyorum ki!
annemi çok sevmemle güvercinlerin gözlerini çıkartmak istemem arasında nasıl bir ilişki olabilirdi?
ve neden engel olurdu biri diğerine? tuhaf...
annemi çok sevmemle güvercinlerin gözlerini çıkartmak istemem arasında nasıl bir ilişki olabilirdi?
ve neden engel olurdu biri diğerine? tuhaf...
9 Haziran 2010 Çarşamba
IV
cenaze evi kokusu.
çakıl taşının ruhundan bahseden salaklar.
acemi büyücüler.
topal savaşçılar.
dişsiz kalmış dövüş köpekleri.
emekliler. dilsizler ve küskün imamlar korosu.
portakal ağaçlarının arasına yerleştirdiğimiz kamyon lastiklerini ateşe veriyoruz.
don ihtimaline karşı önlem diyor birileri. siyah siyah soluyorum havayı. saçlarıma işliyor duman, gözlerime, burnuma, parmak aralarıma. burası diyorum cenaze evi gibi kokuyor!
anlamıyorlar...
topal savaşçılar merhem yapıyorlar kendilerine bu yapraklardan.
domeica ve domeica. ihtiyar kadınların suratlarındaki kırışıkların arasından süzülüyor yağmur damlaları. bir tuhaf oluyoruz, kol kola giriyoruz ve bir sigara yakıyoruz.
don ihtimaline karşı diye fısıldıyorum kulağına, gülümsüyor. boşver şimdi diyor. sen bana cenaze evlerinin nasıl koktuğundan bahset.
gözlerimi yumuyorum ve anlatmaya başlıyorum. cenaze evleri diyorum, sönmeye yüz tutmuş bir sobanın üzerinde ağır ağır can çekişen muhabbet kuşlarının gagaları gibi kokar...
çakıl taşının ruhundan bahseden salaklar.
acemi büyücüler.
topal savaşçılar.
dişsiz kalmış dövüş köpekleri.
emekliler. dilsizler ve küskün imamlar korosu.
portakal ağaçlarının arasına yerleştirdiğimiz kamyon lastiklerini ateşe veriyoruz.
don ihtimaline karşı önlem diyor birileri. siyah siyah soluyorum havayı. saçlarıma işliyor duman, gözlerime, burnuma, parmak aralarıma. burası diyorum cenaze evi gibi kokuyor!
anlamıyorlar...
topal savaşçılar merhem yapıyorlar kendilerine bu yapraklardan.
domeica ve domeica. ihtiyar kadınların suratlarındaki kırışıkların arasından süzülüyor yağmur damlaları. bir tuhaf oluyoruz, kol kola giriyoruz ve bir sigara yakıyoruz.
don ihtimaline karşı diye fısıldıyorum kulağına, gülümsüyor. boşver şimdi diyor. sen bana cenaze evlerinin nasıl koktuğundan bahset.
gözlerimi yumuyorum ve anlatmaya başlıyorum. cenaze evleri diyorum, sönmeye yüz tutmuş bir sobanın üzerinde ağır ağır can çekişen muhabbet kuşlarının gagaları gibi kokar...
3 Haziran 2010 Perşembe
III
burada çocuklar var . karınca yuvalarından içeriye işerken fransızca şarkılar mırıldanan sümüklü çocuklar.
çocukların kollarında morluklar. morlukların üzerinde yağmur damlaları, yağmur damlalarının üzerindeyse kanatları yolunmuş sinekler var. tuhaf. gözlerini kapatmadan uyuyabilen ihtiyarlardan alıyoruz mesela doksan dokuz ismin hikmetiyle alakalı dersleri.
cidden tuhaf yani. balkonlar var. korkuluklar, çamaşır ipleri, anahtarlar var. kullandığımız bütün bu eşyaların üzerinde dilini gezdire gezdire mest olmanın hayalini kuran sapıklar var.
başlarından aşağıya dökülen sidiğin etkisiyle sarhoş olan karıncaların söylediği şarkılar var. dört ileri ve üç geri. yedi yukarı ve dokuz sola.
kömürlüğe atılmış bir atom bombası gibi hissetmek yani. patlasan ne olacak patlamasan ne diye mırıldanan paslı şofbenlerle beraber çürümeyi beklemek. fare yavruları uyukluyor belki de üzerimde. pıt pıt çarpıyor bulaşık suları.
sonra rüzgar var. kavanoz kavanoz rüzgar. ve uçak pistleri ve kanepeler. sanırım ortalığı ateşe vermenin vakti çoktan geldi...
31 Mayıs 2010 Pazartesi
II
büyünün içine biraz turuncu karıştırmalısın.
diyordu korkulukların üzerinde oturup beni seyreden karga.
büyünün içine biraz turuncu karıştırmak. tuhaf. renkleri bir kenara bıraktıktan sonra parmak uçlarını koklamaya çalışmak gereçekten de tuhaf.
doğruluyorum. benden uzaklaşan birşeyler var sanki. tadı apartman boşluğuna benzeyen şeyler. güvercin yumurtalarına benzeyen şeyler. fare pisliğine, ıslanmış izmarite ve kurumuş kan damlalarına benzeyen şeyler.
sinirleniyorum böyle zamanlarda. boynumu doğrultup kargaya tükürüyorum. kanatlarını oynatıyor. tembel karga diyorum, sana meşe köklerinden hazırlanmış iksirler içirmeli diyorum. karga alınıyor, meşe köklerinden bahseden hikayeler çoktan kül oldu diye homurdanıyor. umarsamıyorum.
karga gittikten sonra rusya'ya giden yolcu uçaklarını düşüneyim madem diye düşünüyorum. gülümsemek eğlenceli. yeni bir sigara ve çay.
gerçekten de tüm büyülere biraz turuncu karıştırmalı...
diyordu korkulukların üzerinde oturup beni seyreden karga.
büyünün içine biraz turuncu karıştırmak. tuhaf. renkleri bir kenara bıraktıktan sonra parmak uçlarını koklamaya çalışmak gereçekten de tuhaf.
doğruluyorum. benden uzaklaşan birşeyler var sanki. tadı apartman boşluğuna benzeyen şeyler. güvercin yumurtalarına benzeyen şeyler. fare pisliğine, ıslanmış izmarite ve kurumuş kan damlalarına benzeyen şeyler.
sinirleniyorum böyle zamanlarda. boynumu doğrultup kargaya tükürüyorum. kanatlarını oynatıyor. tembel karga diyorum, sana meşe köklerinden hazırlanmış iksirler içirmeli diyorum. karga alınıyor, meşe köklerinden bahseden hikayeler çoktan kül oldu diye homurdanıyor. umarsamıyorum.
karga gittikten sonra rusya'ya giden yolcu uçaklarını düşüneyim madem diye düşünüyorum. gülümsemek eğlenceli. yeni bir sigara ve çay.
gerçekten de tüm büyülere biraz turuncu karıştırmalı...
29 Mayıs 2010 Cumartesi
I
oldukça büyük bir balkondu ve pazar yerinden yükselen kokular bizi rahatsız edemez olmuştu.
tezgahlarda sergilenen köpek leşlerini seyrederken çayımı yudumluyorum. damla damla ter süzülüyor alnımızdan aşağıya. karanlık, sıcak ve enteresan.
adamın biri seksen altı model kamyonetinin kasasına çıkmış haykırıyor, burada ne işim olduğunu bilene tam doksan dokuz adet gazoz ağacı fidesi veriyorum!
portakal bahçelerini düşünüyoruz bu sırada. rüzgarı, hışırdayan yaprakları, gölgeli kovuklarda titreyen eroinmanları düşünüyoruz. ürperiyoruz, gülümsüyoruz, çayımızdan koca bir yudum alıyoruz ve bardağımızı altı kat aşağıya sallıyoruz.
ne kadar da tuhaf diyor omzumuza konan sivrisinek. ne kadar da tuhaf diye tekrarlıyoruz. bardak parçalanıyor, adam fideleri ateşe veriyor ve tezgahlardaki köpekler birer ikişer canlanmaya başlıyor.
tıp tıp. soru şu, portakal bahçesi mısır tarlasının yerini tutar mı?
28 Mayıs 2010 Cuma
VII
o noktaya bambu çubukları sokulur. içlerine de mezarlıklarda biten çiçeklerin yapraklarından elde edilen sulardan doldurulur.
ya da,
sol avucunda sakladığın kertenkele kuyruğunu, fare yılının son gününde ölmüş bir falcıya teslim etmen gerekir.
çünkü sol avucunda sakladığın kertenkele kuyruğu, kanatları yolunmuş bir sineğin suratındaki gülümseme kadar değerlidir.
VI
çamaşır iplerine doladıkları ayakları var.
baş aşağı sarkıyorlar. kollarını göğüslerinde kenetleyip ciddi gözükmeye çalışıyorlar.
minik parmaklar giriyor rüyalarıma, kurutulmuş parmaklar. ağustos sabahlarında kör kargalar tarafından gagalanan parmaklar.
tuhaf.
zamanlar yaşadığımızı ilan ediyor köyün topal imamı.
arka ayaklarının üzerine oturup biz gerçek olamayız diye haykıran sokak köpeklerini taşlayan ev hanımlarını gördüğü zaman.
dediğim gibi,
çamaşır iplerine doladıkları ayakları var.
baş aşağı sarkıyorlar ve kollarını göğüslerinde kenetleyip ciddi gözükmeye çalışıyorlar.
tüm uykular aynı kapıya açılıyor artık. koridorda salyangoz ölüleri ve kalender kurbağalar...
21 Ocak 2010 Perşembe
VII
Duydun mu patlamayı?
Bataklığın ortasında; etrafa uçuşan çürümüş kolları, bacakları, kafataslarını gördün mü?
Gün ağarıyordu. Tatlı bir rüzgar ekşi ekşi kokular taşıyordu burnumuza. Sararmış çalılar dalgalanıyor, yuvasının dışına çıkmış bir sıçanın tüyleri kabarıyordu. Muhteşem bir sabah!
Dedi birileri. Kanlanmış gözler vardı, kemirilmiş dudakları, boyunlarda morluklar ve kırılmış tırnaklar vardı. Bir çakmak, paketteki son sigara ve öksürükler. Adım seslerini duyabiliyorduk. Nefes alış verişlerini duyabiliyorduk. Çıtırdayan parmakları duyabiliyorduk. Yanındaydım, hatırlıyor musun? Çalılığın en karanlık noktasında titreşiyorduk ve ben geri sayıyordum.
Sıfıra ulaşmayacak. Muhtemel yedide patlayacak.
Dokuz, sekiz, yedi ve bumm!
Sen de duydun patlamayı. Başımızdan aşağıya kurbağa yumurtaları döküldü. Saçlarımız çamura bulandı, parmaklarımız titredi.
Bir izmarit ezildi ve sen ağladın. Şaşırdım, sen ağlayamazsın diye mırıldandım. Bu bir mucize diye yanıtladın. Ben pantolonuma yapışmış örümcek cesetlerini temizlerken ayağa kalktın. Birilerinin canı yanıyordu ve çok eğleniyordun.
Bunu kaçıramazdın. Ve kaçırmadın...
Bataklığın ortasında; etrafa uçuşan çürümüş kolları, bacakları, kafataslarını gördün mü?
Gün ağarıyordu. Tatlı bir rüzgar ekşi ekşi kokular taşıyordu burnumuza. Sararmış çalılar dalgalanıyor, yuvasının dışına çıkmış bir sıçanın tüyleri kabarıyordu. Muhteşem bir sabah!
Dedi birileri. Kanlanmış gözler vardı, kemirilmiş dudakları, boyunlarda morluklar ve kırılmış tırnaklar vardı. Bir çakmak, paketteki son sigara ve öksürükler. Adım seslerini duyabiliyorduk. Nefes alış verişlerini duyabiliyorduk. Çıtırdayan parmakları duyabiliyorduk. Yanındaydım, hatırlıyor musun? Çalılığın en karanlık noktasında titreşiyorduk ve ben geri sayıyordum.
Sıfıra ulaşmayacak. Muhtemel yedide patlayacak.
Dokuz, sekiz, yedi ve bumm!
Sen de duydun patlamayı. Başımızdan aşağıya kurbağa yumurtaları döküldü. Saçlarımız çamura bulandı, parmaklarımız titredi.
Bir izmarit ezildi ve sen ağladın. Şaşırdım, sen ağlayamazsın diye mırıldandım. Bu bir mucize diye yanıtladın. Ben pantolonuma yapışmış örümcek cesetlerini temizlerken ayağa kalktın. Birilerinin canı yanıyordu ve çok eğleniyordun.
Bunu kaçıramazdın. Ve kaçırmadın...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)