27 Haziran 2010 Pazar

VII

kumsaldaki çubuklar,
ne kadar da muntazamlar.
yeşil yeşil dalgalanıyor uçlarındaki bayraklar.
yosundan.

ayak parmaklarımı kuma gömüp seyretmek isterdim geriye doğru.
çocuk sudan çıkar, çocuk yosunlara uzanır, çocuk gözlerini yumar.
kumsaldaki çubukların arasında küflenmiş çaydanlıklar var.
içlerinde sarhoş cinlerin yaşadığı çaydanlıklar.
sonra kertenkele iskeletleri ve karabasanlar.
kumsalın etrafındaki uçuşan kırmızı kargalar,
kulağıma hep aynı kelimeyi fısıldarlar,
atla!

kumsaldaki çubuklar,
bir arada tutar dünyanın çivilerini.
çivilerin altındaysa dişleri sararmış mezarlık kumarbazları yatar.
gel derler aşağıya,
bat, savrul, boğul.
nefesini tut ki balıklar anlamasın, ölmüş akrabaların uyanmasın, yukardaki var olduğunun farkına varmasın.

kumsaldaki çubukların düzeni bozulmadıkça umursamam.
gömerim parmaklarımı kuma ve seyrederim geriye doğru.
çocuk dişlerinin arasında tuttuğu atom bombalarını yutar,
çocuk doksan dokuz renkte bum diye patlar.

kurbağalar!

22 Haziran 2010 Salı

VI

ben çekirgelerin kralıyken...

dünya çok daha tuhaftı. ay ışığının altında parıldayan mısır tarlalarında dolanan yaban domuzlarının kuyruklarında, kanserli ihtiyarların erotik hayalleri sallanırdı.

ben çekirgelerin kralıyken,

koşardım.

bir çekirge nasıl koşarsa öyle koşardım işte.

uzaklara. denizden gelen rüzgarın genç kızları çıldırttığı yerlere koşardım.

saçlar vardı. parmaklar, kulaklar, azı dişeleri vardı.

insanlar uzuvlardan ibaretti ve ben,

çekirgelerin kralıydım.

şeylerin boyları olması gerektiği kadardı. yağmur yeterince ıslak, karanlık yeterince yapışkandı. güve yeniği battaniyeler örterlerdi yeni doğanların üzerine. portakal bahçelerinde sırtlanlar dolanırdı.

ben çekirgelerin kralıyken hiç portakal bahçesi görmedim

ama yine de dünya mümkün olduğunca tuhaftı.

15 Haziran 2010 Salı

V

fakat anlamıyorum ki!

annemi çok sevmemle güvercinlerin gözlerini çıkartmak istemem arasında nasıl bir ilişki olabilirdi?

ve neden engel olurdu biri diğerine? tuhaf...

9 Haziran 2010 Çarşamba

IV

cenaze evi kokusu.
çakıl taşının ruhundan bahseden salaklar.
acemi büyücüler.
topal savaşçılar.
dişsiz kalmış dövüş köpekleri.
emekliler. dilsizler ve küskün imamlar korosu.

portakal ağaçlarının arasına yerleştirdiğimiz kamyon lastiklerini ateşe veriyoruz.
don ihtimaline karşı önlem diyor birileri. siyah siyah soluyorum havayı. saçlarıma işliyor duman, gözlerime, burnuma, parmak aralarıma. burası diyorum cenaze evi gibi kokuyor!

anlamıyorlar...

topal savaşçılar merhem yapıyorlar kendilerine bu yapraklardan.
domeica ve domeica. ihtiyar kadınların suratlarındaki kırışıkların arasından süzülüyor yağmur damlaları. bir tuhaf oluyoruz, kol kola giriyoruz ve bir sigara yakıyoruz.

don ihtimaline karşı diye fısıldıyorum kulağına, gülümsüyor. boşver şimdi diyor. sen bana cenaze evlerinin nasıl koktuğundan bahset.

gözlerimi yumuyorum ve anlatmaya başlıyorum. cenaze evleri diyorum, sönmeye yüz tutmuş bir sobanın üzerinde ağır ağır can çekişen muhabbet kuşlarının gagaları gibi kokar...

3 Haziran 2010 Perşembe

III

burada çocuklar var . karınca yuvalarından içeriye işerken fransızca şarkılar mırıldanan sümüklü çocuklar.

çocukların kollarında morluklar. morlukların üzerinde yağmur damlaları, yağmur damlalarının üzerindeyse kanatları yolunmuş sinekler var. tuhaf. gözlerini kapatmadan uyuyabilen ihtiyarlardan alıyoruz mesela doksan dokuz ismin hikmetiyle alakalı dersleri.

cidden tuhaf yani. balkonlar var. korkuluklar, çamaşır ipleri, anahtarlar var. kullandığımız bütün bu eşyaların üzerinde dilini gezdire gezdire mest olmanın hayalini kuran sapıklar var.

başlarından aşağıya dökülen sidiğin etkisiyle sarhoş olan karıncaların söylediği şarkılar var. dört ileri ve üç geri. yedi yukarı ve dokuz sola.


kömürlüğe atılmış bir atom bombası gibi hissetmek yani. patlasan ne olacak patlamasan ne diye mırıldanan paslı şofbenlerle beraber çürümeyi beklemek. fare yavruları uyukluyor belki de üzerimde. pıt pıt çarpıyor bulaşık suları.

sonra rüzgar var. kavanoz kavanoz rüzgar. ve uçak pistleri ve kanepeler. sanırım ortalığı ateşe vermenin vakti çoktan geldi...