eski evin ortasında yükselen karayemiş ağacının kovuğuna sakladığın salyangoz kabuklarını getir bana.
perşembe gecesi, içine doldurduğumuz kahkahalarla beraber ateşe vereceğiz onları...
29 Ekim 2009 Perşembe
25 Ekim 2009 Pazar
Sarı
Masa lambasının sarı ışığı.
Masa lambasının sarı ışığı altında titreyen parmaklar. Benim parmaklarım. Par - mak. Gülünç. Parmaklarımın üzerindeki yaralar. Sağ yüzükte boylu boyunca uzanan bir kesik. Sol ortada koca bir yanık. sonra bilekler. Devamında kolların üzerindeki tüyler. Sarı. Karmaşık.
Monitör. Ötede. Birkaç santimetre. Masanın üzerinde o da. Lambanın yanında. Demek ki. Demek ki parmaklarımın aydınlanmasında monitörün de etkisi var. Ekranda bir sahne. Donmuş. Ya da donmamış. Çölün ortasında bir koruluk. Sarı ve yeşil. İncir ağaçları var. Bir çember oluşturacak şekilde sıralanmış incir ağaçları. İncir ağaçlarına baş aşağı asılmış çocuklar var. Çıplak. Kel kafalı. Tüysüzler. Her ağacın dibinde bir ihtiyar kadın. Bağdaş kurmuş oturuyorlar. Bembeyaz saçları örgülü. Dişsizler. Dişsizler ve ellerinde tahta kaplar var. Çocukların kafalarından düşen beyin parçaları içinde. sırayla kahkaha atıyor kadınlar. Yedi ağacın dibinde yedi ihtiyar kadın. Parça kaba düşüyor. Lop! Kadın kahkaha atıyor ha-ha! İkinci parça ikinci kaba düşüyor. Lop! İkinci ihtiyar kadın kahkaha atıyor ha-ha! Başım dönüyor. Parmaklarımdaki izler. Nasıl meydana geldiler?
Kanepe. Arkamda. Camın dibinde.
Arkamdaki camın dibine yerleştirilmiş kanepe. D. Yatıyor. Elleri göbeğinin altında kenetli. Bacaklarını ayırmış. Dizleri tavana bakıyor. Sarı sarı bir şeyler süzülüyor dudağının kenarından. Yorgun? Belki. D.'nin saçları kısacık. Gözleri donuk. Çamaşırı kirli. Vücüdunda morluklar. Morluklar vücudunda. Eser. Benim. Morluklar benim eserim. Islık çalmaya çalışıyor. Beceremiyor. Kıkırdıyor. Kıkırdadıkça titreşiyor göğüsleri. D.'nin devasa göğüsleri. Parmaklarım titriyor. Korkuyor muyum yoksa? Belki de!
Paket. Paket lambanın dibinde. Çakmak lambanın üzerinde. Boşlukta ilerleyen elim. Parmaklarım paketi kavrıyor. Görüyorum. Eklemler. Ne kadar da hareketliler. Sigara yanıyor. Göz ucuyla görüyorum. Göz ucuyla görmek. Nefes, parla, üfle. Nefes, parla, üfle... Kıvrıla kıvrıla yükselen duman. Kırmızı paket. Kırmızı çakmak. D. konuşuyor. Bu gürültünün kaynağını biliyor muyum? O biliyor.
Gürültü? Evet. Gürültü. Duyuyorum. Duyamaya başladım bir anda. D. benden önce duydu. Açılan kapılar. Kapanan kapılar. Çalıştırılan motorlar. Çalkalanan bardaklar. Çıtırdayan sigaralar. kırılan şişeler. Sirenler. Frenler. Tren düdükleri. Vapurlar? Belki. Alkışlar, çığlıklar, çekilen nefesler, bırakılan nefesler, tırnaklar, bağırsaklar, kaynayan su, çalar saatler ve patlamalar. Ben. Ben bilmiyorum. D. biliyor. Anlatıyor. Uyanmışlar. Herkes uyanmış. Hecelere basa basa. Herkes. Uyanmış. Kıkırdama. Titreşen göğüsler. Terliyorum. Durmadan. Neden uyanmışlar? Atlıyorlar çünkü. Anlıyor muyum? Atlıyorlar. Balkonlardan, köprülerden, çatılardan. En umutsuz durumdakiler elektrik direklerine tırmananlar. Direğin tepesindekiler. Kollarını iki yana açanlar. Kafa üstü kaldırıma çakılanlar. Boyunları kırılır. Parmaklarım. Boynumda. Sıcak. Kıyamet kopuyor. Görmüyor muyum? Korkuyor muyum? Kesinlikle.
Kadınlar kahkaha atmaya devam etmekte. Lop! Ha - ha. Ne zaman bitecek düşüş? Tüm ipler çekildiği zaman elbette. Doğruluyorum. Adımlar. Zor. Kırılıyorum. Acı. Duvarlar. Dalgalı. D.'nin yanına kıvrılıyorum. Duvarların nesi var? Bilmem.
D. kokuyor. Ter, kusmuk, tükürük kokuyor. Burnumu D.'nin karnına gömüyorum. Sıcak. Nemli. Ama yumuşak. Gözlerimi yumuyorum. Kahkahalar. Bize ne zaman sıra gelecek? Ne sırası? İncir ağacına asılma sırası. Bilmem. Belki sonsuza kadar bekleriz. Burada. Bu durumda. Hem incir ağacından atlarsak ölemeyiz.
Babam diyor. Biliyorum. Kömürlükte. Biliyorum. Karanlıktı. Biliyorum. Minik bir pencere vardı ve içeri güneş ışığı doluyordu. Biliyorum. Dışardan geçen bisikletin tekerleklerini görebiliyordum. Biliyorum. Anlatmaya devam ediyor. Babamın bıyıkları. Biliyorum. Sıkılıyorum. Babamın bıyıkları sigara kokardı. Biliyorum lan biliyorum diye bağırıyorum. Sesim boğuk. Çünkü D.'nin karnına gömüldüm. Bağırma bana diyor. Siktir diyorum. Kafama vuruyor. Körleme sallıyorum sol yumruğumu. Burun. Sanırım burnu. Ve o ses. Nasıl denir? Çıtırt? Belki. Ilık ılık bir şeyler akıyor omzumdan aşağı. Canım acıdı diyor. Kızdım diyorum. Üzgünüm. Biliyorum. Kıpırdamadan yatıyoruz. Gürültü. Baş dönmesi. Kussam mı? Boş ver. Yorgunum diyor. Biliyorum diyorum.
D. Duvarların nesi var? Bilmem. Biz de atlasak mı balkondan? Olur. Yarın. Teşekkür ederim. D.'nin parmakları saçlarımın arasında. Benimkiler kayıp. Korkuyor muyum? Evet. İncir ağacından ve balkondan. Kömürlükten ve babadan. Aynı hikayeyi tekrar dinlemekten ve yokluluktan. Herşey bir şeylerin üzerinde, altında, yanında veya yakınında. Sıkışmaktan. Korkuyorum belki de.
Duyuyor musun? Neyi? Lop diyorum ve ha - ha. Beşinci kadındı bu. Birazdan çember tamamlanacak. Çember tamamlanacak ve havaya uçacak. Anlıyor musun? Anlamıyorsun.
Masa lambasının sarı ışığı altında titreyen parmaklar. Benim parmaklarım. Par - mak. Gülünç. Parmaklarımın üzerindeki yaralar. Sağ yüzükte boylu boyunca uzanan bir kesik. Sol ortada koca bir yanık. sonra bilekler. Devamında kolların üzerindeki tüyler. Sarı. Karmaşık.
Monitör. Ötede. Birkaç santimetre. Masanın üzerinde o da. Lambanın yanında. Demek ki. Demek ki parmaklarımın aydınlanmasında monitörün de etkisi var. Ekranda bir sahne. Donmuş. Ya da donmamış. Çölün ortasında bir koruluk. Sarı ve yeşil. İncir ağaçları var. Bir çember oluşturacak şekilde sıralanmış incir ağaçları. İncir ağaçlarına baş aşağı asılmış çocuklar var. Çıplak. Kel kafalı. Tüysüzler. Her ağacın dibinde bir ihtiyar kadın. Bağdaş kurmuş oturuyorlar. Bembeyaz saçları örgülü. Dişsizler. Dişsizler ve ellerinde tahta kaplar var. Çocukların kafalarından düşen beyin parçaları içinde. sırayla kahkaha atıyor kadınlar. Yedi ağacın dibinde yedi ihtiyar kadın. Parça kaba düşüyor. Lop! Kadın kahkaha atıyor ha-ha! İkinci parça ikinci kaba düşüyor. Lop! İkinci ihtiyar kadın kahkaha atıyor ha-ha! Başım dönüyor. Parmaklarımdaki izler. Nasıl meydana geldiler?
Kanepe. Arkamda. Camın dibinde.
Arkamdaki camın dibine yerleştirilmiş kanepe. D. Yatıyor. Elleri göbeğinin altında kenetli. Bacaklarını ayırmış. Dizleri tavana bakıyor. Sarı sarı bir şeyler süzülüyor dudağının kenarından. Yorgun? Belki. D.'nin saçları kısacık. Gözleri donuk. Çamaşırı kirli. Vücüdunda morluklar. Morluklar vücudunda. Eser. Benim. Morluklar benim eserim. Islık çalmaya çalışıyor. Beceremiyor. Kıkırdıyor. Kıkırdadıkça titreşiyor göğüsleri. D.'nin devasa göğüsleri. Parmaklarım titriyor. Korkuyor muyum yoksa? Belki de!
Paket. Paket lambanın dibinde. Çakmak lambanın üzerinde. Boşlukta ilerleyen elim. Parmaklarım paketi kavrıyor. Görüyorum. Eklemler. Ne kadar da hareketliler. Sigara yanıyor. Göz ucuyla görüyorum. Göz ucuyla görmek. Nefes, parla, üfle. Nefes, parla, üfle... Kıvrıla kıvrıla yükselen duman. Kırmızı paket. Kırmızı çakmak. D. konuşuyor. Bu gürültünün kaynağını biliyor muyum? O biliyor.
Gürültü? Evet. Gürültü. Duyuyorum. Duyamaya başladım bir anda. D. benden önce duydu. Açılan kapılar. Kapanan kapılar. Çalıştırılan motorlar. Çalkalanan bardaklar. Çıtırdayan sigaralar. kırılan şişeler. Sirenler. Frenler. Tren düdükleri. Vapurlar? Belki. Alkışlar, çığlıklar, çekilen nefesler, bırakılan nefesler, tırnaklar, bağırsaklar, kaynayan su, çalar saatler ve patlamalar. Ben. Ben bilmiyorum. D. biliyor. Anlatıyor. Uyanmışlar. Herkes uyanmış. Hecelere basa basa. Herkes. Uyanmış. Kıkırdama. Titreşen göğüsler. Terliyorum. Durmadan. Neden uyanmışlar? Atlıyorlar çünkü. Anlıyor muyum? Atlıyorlar. Balkonlardan, köprülerden, çatılardan. En umutsuz durumdakiler elektrik direklerine tırmananlar. Direğin tepesindekiler. Kollarını iki yana açanlar. Kafa üstü kaldırıma çakılanlar. Boyunları kırılır. Parmaklarım. Boynumda. Sıcak. Kıyamet kopuyor. Görmüyor muyum? Korkuyor muyum? Kesinlikle.
Kadınlar kahkaha atmaya devam etmekte. Lop! Ha - ha. Ne zaman bitecek düşüş? Tüm ipler çekildiği zaman elbette. Doğruluyorum. Adımlar. Zor. Kırılıyorum. Acı. Duvarlar. Dalgalı. D.'nin yanına kıvrılıyorum. Duvarların nesi var? Bilmem.
D. kokuyor. Ter, kusmuk, tükürük kokuyor. Burnumu D.'nin karnına gömüyorum. Sıcak. Nemli. Ama yumuşak. Gözlerimi yumuyorum. Kahkahalar. Bize ne zaman sıra gelecek? Ne sırası? İncir ağacına asılma sırası. Bilmem. Belki sonsuza kadar bekleriz. Burada. Bu durumda. Hem incir ağacından atlarsak ölemeyiz.
Babam diyor. Biliyorum. Kömürlükte. Biliyorum. Karanlıktı. Biliyorum. Minik bir pencere vardı ve içeri güneş ışığı doluyordu. Biliyorum. Dışardan geçen bisikletin tekerleklerini görebiliyordum. Biliyorum. Anlatmaya devam ediyor. Babamın bıyıkları. Biliyorum. Sıkılıyorum. Babamın bıyıkları sigara kokardı. Biliyorum lan biliyorum diye bağırıyorum. Sesim boğuk. Çünkü D.'nin karnına gömüldüm. Bağırma bana diyor. Siktir diyorum. Kafama vuruyor. Körleme sallıyorum sol yumruğumu. Burun. Sanırım burnu. Ve o ses. Nasıl denir? Çıtırt? Belki. Ilık ılık bir şeyler akıyor omzumdan aşağı. Canım acıdı diyor. Kızdım diyorum. Üzgünüm. Biliyorum. Kıpırdamadan yatıyoruz. Gürültü. Baş dönmesi. Kussam mı? Boş ver. Yorgunum diyor. Biliyorum diyorum.
D. Duvarların nesi var? Bilmem. Biz de atlasak mı balkondan? Olur. Yarın. Teşekkür ederim. D.'nin parmakları saçlarımın arasında. Benimkiler kayıp. Korkuyor muyum? Evet. İncir ağacından ve balkondan. Kömürlükten ve babadan. Aynı hikayeyi tekrar dinlemekten ve yokluluktan. Herşey bir şeylerin üzerinde, altında, yanında veya yakınında. Sıkışmaktan. Korkuyorum belki de.
Duyuyor musun? Neyi? Lop diyorum ve ha - ha. Beşinci kadındı bu. Birazdan çember tamamlanacak. Çember tamamlanacak ve havaya uçacak. Anlıyor musun? Anlamıyorsun.
24 Ekim 2009 Cumartesi
III
helikopter böcekleri hakkında kafa yormanı istiyorum. bir derenin kıyısındasın, hava kararmak üzere, bir ağacın dibine bağdaş kurmuş, oturuyorsun. derenin öte tarafında kocaman bir duvar var. insanlar ona bulmaca duvarı diyor. tuğlaların üzerindeki karelerin bazıları dolmuş, bazıları karalanmış, bazıları parçalanmış.
yukarıdan aşağıya dört, kafatası.
ayaklarının dibinde kurbağalar dolaşıyor, mor, büyük, bıyıklı kurbağalar. rüzgar çıkıyor, otlar hışırdıyor ve sen helikopter böcekleri hakkında kafa yoruyorsun. ne güzel uçuyorlar ama diyorsun, babam bir helikopter böceği olsa ne iyi olurdu diyorsun. kurbağalar kahkahalara boğuluyor.
kendini nasıl hissediyorsun?
duvarın öte tarafında el ele tutuşmuş çiftler var. kızların boşta kalan avuçlarında çakmaklar... her çakmağın üzerinde başka başka adamların karaladığı telefon numaraları var. oğlanlar durumdan bihaber, kızların kemiklerinin ne kadar da narin olduğunu düşünüyorlar.
herkes birşeyler düşünüyor yani. çabalıyor, danışıyor, okuyorlar. senin boş kalmana izin veremem bu ortamda.
helikopter böceklerini düşünmeni istiyorum. ne güzel uçuyorlar ama demeni istiyorum, babam bir helikopter böceği olsa ne iyi olurdu demeni istiyorum, kurbağaların kahkahalara boğulmasını istiyorum.
nihayetinde, bir kavanoz rüzgar ve çürümüş çocuk cesetlerine benzeyen şeyler var cebinde. karşılığını ödemeni istiyorum.
zıbıdı zıbıdı bum bum bum!!!
yukarıdan aşağıya dört, kafatası.
ayaklarının dibinde kurbağalar dolaşıyor, mor, büyük, bıyıklı kurbağalar. rüzgar çıkıyor, otlar hışırdıyor ve sen helikopter böcekleri hakkında kafa yoruyorsun. ne güzel uçuyorlar ama diyorsun, babam bir helikopter böceği olsa ne iyi olurdu diyorsun. kurbağalar kahkahalara boğuluyor.
kendini nasıl hissediyorsun?
duvarın öte tarafında el ele tutuşmuş çiftler var. kızların boşta kalan avuçlarında çakmaklar... her çakmağın üzerinde başka başka adamların karaladığı telefon numaraları var. oğlanlar durumdan bihaber, kızların kemiklerinin ne kadar da narin olduğunu düşünüyorlar.
herkes birşeyler düşünüyor yani. çabalıyor, danışıyor, okuyorlar. senin boş kalmana izin veremem bu ortamda.
helikopter böceklerini düşünmeni istiyorum. ne güzel uçuyorlar ama demeni istiyorum, babam bir helikopter böceği olsa ne iyi olurdu demeni istiyorum, kurbağaların kahkahalara boğulmasını istiyorum.
nihayetinde, bir kavanoz rüzgar ve çürümüş çocuk cesetlerine benzeyen şeyler var cebinde. karşılığını ödemeni istiyorum.
zıbıdı zıbıdı bum bum bum!!!
23 Ekim 2009 Cuma
II
yokuştan aşağıya koşmanın faziletleri üzerine düşünürken dudaklarından bir şiir dökülsün mesela. babam kızıordu'da bir subay olsa diye başlayan saçma sapan bir şiir. gülümsesen, keyfin yerine gelir gibi olsa, şiiri bir çırpıda besteleyip ıslıkla çalmaya başlasan, ellerini ceplerine soksan, balkona çıksan,
ne değişirdi ki çalılıkta uyuklayan?
sana beklediğin gibi bir hikaye anlatmış olsam, salyangozlar şarkı söylemez gibi cümleler sarf etsem, kafamı sallasam, sigara yaksam, konuyu dağıtıp başka başka şeyler anlatsam. binanın önündeki kuyudan dışarı fırlayan farelerden bahsetsem mesela. kuyudan fırlayan fareler,
ne kadar da büyükler!
kuyruklarını sallayıp, kulaklarını diktiler, dişlerini ayak parmaklarımıza geçirip kosinski'den bahsettiler. merdivenleri geçtiler, kapıları kırdılar ve salondaki sehpanın üzerine çıkıp size seslendiler,
soldan sağa veya yukarıdan aşağıya!
boşlukları doldurmaya bir kere başlama çalılıkta uyuklayan, sonra aklına bir türlü dökülmeyen yağmur damlaları geliverir, bulutların arasından kafasını uzatan kızıl sakallı çocuğun söyledikeri girer kanına, ne yapayım der kızıl sakallı çocuk, kendimi baskı altında hissediyorum,
yoksa hissetmiyor muyum?
aslında bütün olan bitenden haberdarsın değil mi çalılıkta uyuklayan? en azından bu konulardan bahseden bir kitap okumuşluğun vardır. ya da bir yerde duymuşsundur ya da filmini izlemi...
babam kızılordu'da bir subay olsa
kocaman ellerinde, ucu sivri sopalar tutsa
yokuştan aşağıya yuvarlanan tombul fareleri,
kafalarından vursa...
ne değişirdi ki çalılıkta uyuklayan?
sana beklediğin gibi bir hikaye anlatmış olsam, salyangozlar şarkı söylemez gibi cümleler sarf etsem, kafamı sallasam, sigara yaksam, konuyu dağıtıp başka başka şeyler anlatsam. binanın önündeki kuyudan dışarı fırlayan farelerden bahsetsem mesela. kuyudan fırlayan fareler,
ne kadar da büyükler!
kuyruklarını sallayıp, kulaklarını diktiler, dişlerini ayak parmaklarımıza geçirip kosinski'den bahsettiler. merdivenleri geçtiler, kapıları kırdılar ve salondaki sehpanın üzerine çıkıp size seslendiler,
soldan sağa veya yukarıdan aşağıya!
boşlukları doldurmaya bir kere başlama çalılıkta uyuklayan, sonra aklına bir türlü dökülmeyen yağmur damlaları geliverir, bulutların arasından kafasını uzatan kızıl sakallı çocuğun söyledikeri girer kanına, ne yapayım der kızıl sakallı çocuk, kendimi baskı altında hissediyorum,
yoksa hissetmiyor muyum?
aslında bütün olan bitenden haberdarsın değil mi çalılıkta uyuklayan? en azından bu konulardan bahseden bir kitap okumuşluğun vardır. ya da bir yerde duymuşsundur ya da filmini izlemi...
babam kızılordu'da bir subay olsa
kocaman ellerinde, ucu sivri sopalar tutsa
yokuştan aşağıya yuvarlanan tombul fareleri,
kafalarından vursa...
3 Ekim 2009 Cumartesi
Tribromoetanol.
Sağ elimin işaret parmağını iki kaşının ortasına dayayasım vardı. Bu titrek, sigara tutmaktan sararmış, tepesindeki tırnağın iç tarafında biriken pisliklerin kahverengi kahverengi sırıttığı biçimsiz et parçasını iki kaşının ortasına dayadıktan sonra sana doğru eğilesim vardı. Sigara, mayonez, safra, çay, kaşarlı gözleme ve hamsili yumurta kokan nefesimi suratına çarpa çarpa fısıldayasım vardı… Daha fazla karıştırma diyecektim, eğer görüntüyü buraya düşürmeyi becerebiliyorsan gerçektir diyecektim. Kamu sınavlarının, on metreküplük harcama barajını aştıktan sonra kendini katlamaya başlayan su faturalarının, altılı kuponlarının, yer çekiminin, etin, kemiğin ve askerlik yoklamalarının dünyasında vücut bulması şart değil diyecektim. Parmağımı alnına daha bir sıkı bastıracak, hafiften arkaya düşen kafana bakacaktım. Müzik devam edecekti, kel garson bir yandan küllükleri boşaltırken bir yandan da bizi süzecekti yan gözle, ters giden bir şeyler mi var acaba diye. Daha fazla konuşmaya gerek kalmayacaktı, sen yine aynı sen olarak kalmaya devam edecektin belki de ama ben rahatlayacaktım. Lakin yapamadım.
Sağ elimin işaret parmağı havada asılı kalmış durumda ve ben yaklaşık iki dakikadır bu manzarayı izliyorum. Sen de beni izliyorsun. Ben, bu parmağı ne yapacaktım diye düşünürken sen de ne kadar enteresan bir akşam oldu ama diye düşünüyorsun. Yarı aralık dudağımın kenarından taşan salyam masanın üzerine düşüyor. Etrafa saçılan minik parçacıklar saplanıp kaldığım bu garip durumdan kurtulmamı sağlıyor. Utanıyorum, sana bakıyorum, görmezden geliyorsun. Kendi halinde yanmaya devam eden sigaramı buluyor, son bir nefes daha çektikten sonra arkama yaslanıyor ve yeniden anlatmaya başlıyorum uzaklaşabilmek için.
Motosiklet kazalarından, kundaklanan evlerden, paraşütle atlamaktan bahsediyorum ve değişiyorum. Çocukluk anılarımdan, okul yıllarımdan, kırılan dişlerimden bahsediyorum ve güçleniyorum. Ölmüş dostlarımdan, ölmek üzere olan dostlarımdan, sahipsiz cesetlerin kıçlarına sokuşturulan pamuk parçalarından bahsediyorum ve kavrıyorum. Yalan söylüyorum, gülüyorum, sövüyorum. Rengi griye kaçan tenimin üzerindeki gözeneklerden etrafa saçılan kelimeleri dehşet içinde seyrediyorum, kendime engel olamıyorum ve anlatmaya devam ediyorum. Tepemizdeki lambalar birer ikişer yanmaya başlıyor. Çayımın içine düşen bembeyaz ışınlar gözümü alıyor ve birazdan tüm hikayeler tükenecek diyorum. Gülümsüyorsun, suratıma bakıyorsun, tekrar gülümsüyorsun ve ben birkaç metre ötemizdeki kaldırımlara seyyar tezgahlarını açan karanlık yüzlü kitapçıların, kulaklarımı tırmalayan elektronik müziğin içine karışan çığlıklarını dinlemeye başlıyorum. Orijinaller on yeteleymiş diyorum, anlıyor musun? Kaşlarını kaldırıyorsun. Parmağımı basma ihtiyacını yeniden hissediyorum. Bir sigara yakıyorum ve kış geldiği zaman diyorum. Çatı diyorum, memleket diyorum, koşarak diyorum, o mesafeden kar yığının ortasına düşmek ne kadar keyifliydi bilemezsin diyorum. Gökyüzü masmaviydi, altıma kaçırmıştım, çizmemden içeri su giriyordu, böbreklerin iltihaplandığı zaman kan işemeye başlıyorsun biliyor muydun diyorum. Küllük yeniden doluyor. Kel garson yanımıza geliyor. Midem ekşiyor, geğiriyorum, boğazımdan yükselen sıcacık safrayı yutuyorum ve susuyorum. Orijinaller on yetele anlıyor musun?
Hava soğumaya başlıyor. Ceketimi üzerime geçirip neden içeri oturmadım acaba diye düşünürken kitapçıların arasından ağır ağır ilerleyen zabıta minibüslerini görüyorum. Çürümeye yüz tutmuş binaların üzerine düşen mavili beyazlı ışıklara bakıyorum, işportacılar kaçmıyor, üniformalılar kovalamıyor, delinin biri sokağın başındaki üst geçidin üzerine çıkmış özgürlüüüük diye haykırıyor, yan masamızdaki delikanlı bir başka delikanlının dudağına cart diye yapışıyor, arkandaki kız mantarlı pizza söylüyor, kafam karışıyor, sana dönüp bu kadar diyorum, tüm öykülerim bitti.
Anlamıyorsun, korkuyorum, çok yorgunum.
Bomboş bir ifadeyle gülümsemeye devam ediyorsun. Elimi cebime atıp silahımın kabzasını kavrıyorum. Sana doğru eğilip az sonra öleceksin diyorum. Önce kocaman açılıyor gözlerin, birkaç saniye sonra şaşkınlığın geçiyor ve rengarenk bir kahkaha savuruyorsun. Etraftaki başlar bize dönüyor, utanıyorum. Delikanlılar birbirlerini yemeye devam ediyorlar, silahımı çekiyorum, seni tam şu iki kaşının ortasından vurasım var diyorum. Tedirgin oluyorsun. O vıcık vıcık olmuş zihninden dalga dalga yükselen soru işaretlerini görebiliyorum. Suratın değişmeye başlıyor. Sakalların çıkıyor, saçların kısalıyor, kemiklerin irileşiyor, göz rengin değişiyor, dişlerin sararıyor, dişlerin beyazlıyor, bir koyu kestane oluyorsun, bir süper kızıl, çenen uzuyor, suratın sivriliyor, kilo alıyorsun, kilo veriyorsun, bir annem oluyorsun, bir babam, bir sevgilimsin, bir terapistim. İlkokul öğretmenimin sidikli oğlusun, aşırı dozdan ölen çocukluk arkadaşımsın, kıçıma ilk şaplağı atan kokainman doktorsun, otobüsteki biletçi, mahalledeki torbacı, iki bin elli sekiz yılı dünya güzelisin. İnsin, cinsin, uçmaya başladığım zaman bacaklarımın üzerinde koşturan hamamböceğisin. Zihnimde uyuyakalan volkanlar seneler sonra yeniden faaliyete geçiyor, ellerim titriyor, midem yanıyor, insanlar bize bakıyor, kamera etrafımızda tam bir tur atıyor, Ukrayna kıyılarında bir yük gemisi batıyor, yörüngede süzülen uzay üssündeki bir kadın astronot titreye titreye orgazm oluyor, yer sarsılıyor, ay tutuluyor, orijinaller kapış kapış gidiyor ve ben tetiği çekiyorum…
Bumm!
Keşke ne kadar güzel öldüğünü görebilseydin.
İki kaşının arasında açılan deliği, delikten fışkırıp suratıma sıçrayan kanı, yüzümü nasıl buruşturduğumu, gözümü nasıl yumduğumu, karışık pizza yiyen kızın tabağına sıçrayan beyin parçacıklarını, delikanlılardan birinin yeşil yeşil kustuğunu, acaba senin de kıçına pamuk tıkarlar mı diye düşünürken nasıl tahrik olduğumu görebilseydin. Masanın üzerine çıkıyorum. Beni dinleyin diye haykırıyorum. Etrafta ne kadar çok göz, kulak ve ağız var farkında mısınız diyorum. Ve ne kadar da beceriksizler görmek, dinlemek, konuşmak hususunda diyorum. Telefonlar açılıyor. Fısıltıları duyabiliyorum, alo diyorlar, imdat diyorlar, yetişin diyorlar. Babalarını, sevgililerini, merkez karakolda görev yapan amca çocuklarını arıyorlar. Kafandaki delikten dışarıya taşıyor son nefesin. Kıvrıla kıvrıla yükseliyor gökyüzüne. Kel garson korkudan elindeki küllükleri yere düşürmüş. Etrafa saçılan izmaritleri görünce sinirleniyorum, dikkatim dağılıyor, söyleyeceklerimi unutuyorum. Masadan iniyorum, damarlarımda dolaşan zehri hissediyorum, şu anda sana açıklamak istemediğim yöntemler kullanarak öldüğünden emin oluyorum. Silahımı bırakıp sandalyeme kurulduktan sonra buz gibi olmuş çayımdan koca bir yudum alıyorum ve rahatlıyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, kafamı kollarımın üzerine yerleştiriyorum. Burnumda yanmış et ve barut kokusu, soğumaya başlayan bedeninin karşısında uzun ve deliksiz bir uykuya dalıyorum. Gerçekten minnettarım.
Sağ elimin işaret parmağı havada asılı kalmış durumda ve ben yaklaşık iki dakikadır bu manzarayı izliyorum. Sen de beni izliyorsun. Ben, bu parmağı ne yapacaktım diye düşünürken sen de ne kadar enteresan bir akşam oldu ama diye düşünüyorsun. Yarı aralık dudağımın kenarından taşan salyam masanın üzerine düşüyor. Etrafa saçılan minik parçacıklar saplanıp kaldığım bu garip durumdan kurtulmamı sağlıyor. Utanıyorum, sana bakıyorum, görmezden geliyorsun. Kendi halinde yanmaya devam eden sigaramı buluyor, son bir nefes daha çektikten sonra arkama yaslanıyor ve yeniden anlatmaya başlıyorum uzaklaşabilmek için.
Motosiklet kazalarından, kundaklanan evlerden, paraşütle atlamaktan bahsediyorum ve değişiyorum. Çocukluk anılarımdan, okul yıllarımdan, kırılan dişlerimden bahsediyorum ve güçleniyorum. Ölmüş dostlarımdan, ölmek üzere olan dostlarımdan, sahipsiz cesetlerin kıçlarına sokuşturulan pamuk parçalarından bahsediyorum ve kavrıyorum. Yalan söylüyorum, gülüyorum, sövüyorum. Rengi griye kaçan tenimin üzerindeki gözeneklerden etrafa saçılan kelimeleri dehşet içinde seyrediyorum, kendime engel olamıyorum ve anlatmaya devam ediyorum. Tepemizdeki lambalar birer ikişer yanmaya başlıyor. Çayımın içine düşen bembeyaz ışınlar gözümü alıyor ve birazdan tüm hikayeler tükenecek diyorum. Gülümsüyorsun, suratıma bakıyorsun, tekrar gülümsüyorsun ve ben birkaç metre ötemizdeki kaldırımlara seyyar tezgahlarını açan karanlık yüzlü kitapçıların, kulaklarımı tırmalayan elektronik müziğin içine karışan çığlıklarını dinlemeye başlıyorum. Orijinaller on yeteleymiş diyorum, anlıyor musun? Kaşlarını kaldırıyorsun. Parmağımı basma ihtiyacını yeniden hissediyorum. Bir sigara yakıyorum ve kış geldiği zaman diyorum. Çatı diyorum, memleket diyorum, koşarak diyorum, o mesafeden kar yığının ortasına düşmek ne kadar keyifliydi bilemezsin diyorum. Gökyüzü masmaviydi, altıma kaçırmıştım, çizmemden içeri su giriyordu, böbreklerin iltihaplandığı zaman kan işemeye başlıyorsun biliyor muydun diyorum. Küllük yeniden doluyor. Kel garson yanımıza geliyor. Midem ekşiyor, geğiriyorum, boğazımdan yükselen sıcacık safrayı yutuyorum ve susuyorum. Orijinaller on yetele anlıyor musun?
Hava soğumaya başlıyor. Ceketimi üzerime geçirip neden içeri oturmadım acaba diye düşünürken kitapçıların arasından ağır ağır ilerleyen zabıta minibüslerini görüyorum. Çürümeye yüz tutmuş binaların üzerine düşen mavili beyazlı ışıklara bakıyorum, işportacılar kaçmıyor, üniformalılar kovalamıyor, delinin biri sokağın başındaki üst geçidin üzerine çıkmış özgürlüüüük diye haykırıyor, yan masamızdaki delikanlı bir başka delikanlının dudağına cart diye yapışıyor, arkandaki kız mantarlı pizza söylüyor, kafam karışıyor, sana dönüp bu kadar diyorum, tüm öykülerim bitti.
Anlamıyorsun, korkuyorum, çok yorgunum.
Bomboş bir ifadeyle gülümsemeye devam ediyorsun. Elimi cebime atıp silahımın kabzasını kavrıyorum. Sana doğru eğilip az sonra öleceksin diyorum. Önce kocaman açılıyor gözlerin, birkaç saniye sonra şaşkınlığın geçiyor ve rengarenk bir kahkaha savuruyorsun. Etraftaki başlar bize dönüyor, utanıyorum. Delikanlılar birbirlerini yemeye devam ediyorlar, silahımı çekiyorum, seni tam şu iki kaşının ortasından vurasım var diyorum. Tedirgin oluyorsun. O vıcık vıcık olmuş zihninden dalga dalga yükselen soru işaretlerini görebiliyorum. Suratın değişmeye başlıyor. Sakalların çıkıyor, saçların kısalıyor, kemiklerin irileşiyor, göz rengin değişiyor, dişlerin sararıyor, dişlerin beyazlıyor, bir koyu kestane oluyorsun, bir süper kızıl, çenen uzuyor, suratın sivriliyor, kilo alıyorsun, kilo veriyorsun, bir annem oluyorsun, bir babam, bir sevgilimsin, bir terapistim. İlkokul öğretmenimin sidikli oğlusun, aşırı dozdan ölen çocukluk arkadaşımsın, kıçıma ilk şaplağı atan kokainman doktorsun, otobüsteki biletçi, mahalledeki torbacı, iki bin elli sekiz yılı dünya güzelisin. İnsin, cinsin, uçmaya başladığım zaman bacaklarımın üzerinde koşturan hamamböceğisin. Zihnimde uyuyakalan volkanlar seneler sonra yeniden faaliyete geçiyor, ellerim titriyor, midem yanıyor, insanlar bize bakıyor, kamera etrafımızda tam bir tur atıyor, Ukrayna kıyılarında bir yük gemisi batıyor, yörüngede süzülen uzay üssündeki bir kadın astronot titreye titreye orgazm oluyor, yer sarsılıyor, ay tutuluyor, orijinaller kapış kapış gidiyor ve ben tetiği çekiyorum…
Bumm!
Keşke ne kadar güzel öldüğünü görebilseydin.
İki kaşının arasında açılan deliği, delikten fışkırıp suratıma sıçrayan kanı, yüzümü nasıl buruşturduğumu, gözümü nasıl yumduğumu, karışık pizza yiyen kızın tabağına sıçrayan beyin parçacıklarını, delikanlılardan birinin yeşil yeşil kustuğunu, acaba senin de kıçına pamuk tıkarlar mı diye düşünürken nasıl tahrik olduğumu görebilseydin. Masanın üzerine çıkıyorum. Beni dinleyin diye haykırıyorum. Etrafta ne kadar çok göz, kulak ve ağız var farkında mısınız diyorum. Ve ne kadar da beceriksizler görmek, dinlemek, konuşmak hususunda diyorum. Telefonlar açılıyor. Fısıltıları duyabiliyorum, alo diyorlar, imdat diyorlar, yetişin diyorlar. Babalarını, sevgililerini, merkez karakolda görev yapan amca çocuklarını arıyorlar. Kafandaki delikten dışarıya taşıyor son nefesin. Kıvrıla kıvrıla yükseliyor gökyüzüne. Kel garson korkudan elindeki küllükleri yere düşürmüş. Etrafa saçılan izmaritleri görünce sinirleniyorum, dikkatim dağılıyor, söyleyeceklerimi unutuyorum. Masadan iniyorum, damarlarımda dolaşan zehri hissediyorum, şu anda sana açıklamak istemediğim yöntemler kullanarak öldüğünden emin oluyorum. Silahımı bırakıp sandalyeme kurulduktan sonra buz gibi olmuş çayımdan koca bir yudum alıyorum ve rahatlıyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, kafamı kollarımın üzerine yerleştiriyorum. Burnumda yanmış et ve barut kokusu, soğumaya başlayan bedeninin karşısında uzun ve deliksiz bir uykuya dalıyorum. Gerçekten minnettarım.
2 Ekim 2009 Cuma
Dua.
04.30
Kalk!
Belediyenin, köyün girişindeki köprünün başına yerleştirdiği megafondan yayılan çıtırtı, birazdan okunacak sabah ezanının habercisi. Yanı başında feryat edip duran saati sustur. Yataktan çıkıp banyoya doğru ilerle. Salonda attığın üçüncü adımdan sonra ayağının altında gıcırdayan döşeme tahtasını kahvaltıdan sonra tamir edeceğim diye düşün. Işığı yak, paçalarını sıyırıp abdest almaya başla. Ellerini yıkadıktan sonra üç kere ağzına, üç kere de burnuna...
Oturma odasına geçip balkon kapısını aç. Seccadeyi, rahmetlinin duvara çivilediği barometreye göre hizalayıp yere ser. Takkeni kafana geçirip paçalarını düzelt. Dön kıbleye, uy kitaba. Niyet ettim Allah rızası için bugünkü sabah namazının...
07.00
Mutfağa git, ocağı yak. Büyük göze içi su dolu tencereyi, küçük göze ise çaydanlığı yerleştir. Tenceredeki kaynayınca, soymuş olduğun patatesleri içine at, çayı demle, koridora çık. Mutfaktan ihtiyarın odasına kadar sekiz adım say. Perdeleri çekip camı arala. Anneni uyandır, kahvaltı hazır.
Son yudumunu da içtikten sonra bardağı masanın üzerine bırak. Ayağa kalk, iki adım atıp sola dön. Buzdolabının kapağını aç, rafta duran siyah poşeti alıp kapağı kapat. Kullanılmayan şişeler, en az iki en çok sekiz derecede muhafaza edilmelidir. Masaya dön, annenin yağ bağlamış kolunu sıkıca tutup iğneyi batır. Deri alt dokusu genişçe kavrandıktan sonra iğne kırk beş derecelik açı ile batırılmalı. Deri alt dokusu iğneden kalınsa doksan...
Kapıyı ardından dikkatlice kapat. Ahıra in, girişte asılı duran orağı alıp bahçeye çık. Çakıl döşeli yolun ortasındaki ihtiyar çamı geçtikten sonra sola dön. Akşamdan yağan yağmurun etkisiyle kayganlaşmış patikaya girip yavaşça yukarıya doğru ilerle. Tepedeki fındık ağaçlarının dibinde boy vermeye başlayan dikenleri temizle. Orağı çok sıkı kavrama, parmakların gevşek olsun. Kolunu sağdan sola doğru salla, sırada soldan sağa ilerle, fazla kavis verme, ağacın gövdesine dikkat et.
Megafondan yayılan gürültüyü duyduğun vakit çalışmayı bırak. Sıranın sonundaki ağacın iki metre önünde toprağa saplanmış yosun kaplı kayaya otur. Suratından süzülen teri sildikten sonra bir sigara yak. Ezan sona erince serbest bırak düşüncelerini. Kilitli kapıları aç, havalandır zihnindeki karanlık odaları. Rahmetlinin, zamanında yamaçtan aşağıya doğru sıraladığı ıhlamur ağaçlarından bir tanesinin gövdesinde dolaştırırken bakışlarını, Andrea\' nın tek parça yeşil elbisesi içindeki yılanvari görüntüsü düşsün beyninin arkasına. Yeniden dolaşın Moskova sokaklarında, yürürken koluna sürten dimdik göğüsleri anımsa. Beraber metroya binin, kalabalığı hisset, havasız kalmış vagona sıkışmış onlarca insandan yayılan ter kokusunu derin derin çek içine. Gülümse...
Sigaranı bitirdikten sonra ayağa kalk. Eşyalarını toparlayıp geldiğin yoldan geri dön. Takip et ayak izlerini. Çam ağacını geçip ahıra gir, orağı yerine astıktan sonra eve çık. Beşinci basamakta çizmelerini çıkart. Annene seslen, evden çıkarken hazırladığın meyveleri yemiş mi öğren. En önemlisi ara öğünler, ilaçlarını düzenli bir şekilde kullanan hastaların gün içinde hafif ara öğünlerle desteklenmesi...
13.30
Selam ver. Seccadeni toplayıp yatağın üzerine koy. Televizyonun karşısında uyuklayan ihtiyarın üzerini örttükten sonra mutfağa git. İki yumurta kır, fazla çırpma, çok kızartma. Yanmış yumurtayı sevmezsin sen...
Mısır ekmeğini tavanın içine doğrarken camdan dışarıyı seyret. Çatının üzerine doğru eğilmeye başlayan erik ağacının, rüzgarın etkisiyle titreşen yapraklarının arasından görülen kurşuni gökyüzünün içinde yüzermişçesine ilerleyen atmacaları seyret. Kalp atışların hızlanmaya başlayınca bakışlarını yere indir. Yemeğe başlamadan evvel besmele çekmeyi unutma....
22.30
İhtiyarın yatağını hazırla. İlaçları vermeden evvel şekerini ölçmeyi unutma. Annenin kanıyla lekelenmiş kartuşu, markalı tarafı yukarı gelecek şekilde yerleştir makineye. Balkona çık, dört bardak çay iç. Karanlığın içinde hışırdayan mısırların sesine karışan derenin uğultusunu dinle. Gözlerini kapat, serin gece havasını içine çek. Sıvası dökülmüş duvar boyunca sıralanmış, tahtaları çürümüş kanepelerin üzerine birer ikişer yerleştirmeye başla nefes alıp vermekten vazgeçmiş akrabalarınla, yüzlerini bile anımsayamadığın eski dostları. Gürültülü günlerin hayalini kur, kendini kandırma, özlediğin şey onların fiziksel varlıkları değil nasıl olsa. Yüz metre aşağıda çağlayan derenin, dört bir yanını saran ağaçların, yatağa girdiğin vakit kulağının dibinde uçuşmaya başlayan sivrisineklerin, attığın her adımda ayağının dibinde gıcırdayan tahtaların ve bir başladı mı bir hafta aralıksız yağan yağmurun sesinden başka bir şey duymak istiyorsun artık...
Yirmi altı defa secdeye kapandıktan sonra ayağa kalk. Seccadeni kaldır, ışığı söndürmeden önce saatini kur. Nemden ağırlaşmış, küf kokulu yorganı çenenin altına kadar çektikten sonra gözlerini yum ve dua etmeye başla. Dua et ki, yan odadan taşıp sabaha kadar kulağını tırmalayan hırıltılar bir an önce son bulsun. Dua et ki, her sabah ter içinde uyanmana neden olan rüyanda, dişlerinin arasına yerleştirdiğin tabancanın metalik tadı ile parmağının baskısıyla ağır ağır aşağıya doğru ilerleyen tetiği hissetmenin içine saldığı o tarif edilemez rahatlama duygusundan kurtulasın.
Kalk!
Belediyenin, köyün girişindeki köprünün başına yerleştirdiği megafondan yayılan çıtırtı, birazdan okunacak sabah ezanının habercisi. Yanı başında feryat edip duran saati sustur. Yataktan çıkıp banyoya doğru ilerle. Salonda attığın üçüncü adımdan sonra ayağının altında gıcırdayan döşeme tahtasını kahvaltıdan sonra tamir edeceğim diye düşün. Işığı yak, paçalarını sıyırıp abdest almaya başla. Ellerini yıkadıktan sonra üç kere ağzına, üç kere de burnuna...
Oturma odasına geçip balkon kapısını aç. Seccadeyi, rahmetlinin duvara çivilediği barometreye göre hizalayıp yere ser. Takkeni kafana geçirip paçalarını düzelt. Dön kıbleye, uy kitaba. Niyet ettim Allah rızası için bugünkü sabah namazının...
07.00
Mutfağa git, ocağı yak. Büyük göze içi su dolu tencereyi, küçük göze ise çaydanlığı yerleştir. Tenceredeki kaynayınca, soymuş olduğun patatesleri içine at, çayı demle, koridora çık. Mutfaktan ihtiyarın odasına kadar sekiz adım say. Perdeleri çekip camı arala. Anneni uyandır, kahvaltı hazır.
Son yudumunu da içtikten sonra bardağı masanın üzerine bırak. Ayağa kalk, iki adım atıp sola dön. Buzdolabının kapağını aç, rafta duran siyah poşeti alıp kapağı kapat. Kullanılmayan şişeler, en az iki en çok sekiz derecede muhafaza edilmelidir. Masaya dön, annenin yağ bağlamış kolunu sıkıca tutup iğneyi batır. Deri alt dokusu genişçe kavrandıktan sonra iğne kırk beş derecelik açı ile batırılmalı. Deri alt dokusu iğneden kalınsa doksan...
Kapıyı ardından dikkatlice kapat. Ahıra in, girişte asılı duran orağı alıp bahçeye çık. Çakıl döşeli yolun ortasındaki ihtiyar çamı geçtikten sonra sola dön. Akşamdan yağan yağmurun etkisiyle kayganlaşmış patikaya girip yavaşça yukarıya doğru ilerle. Tepedeki fındık ağaçlarının dibinde boy vermeye başlayan dikenleri temizle. Orağı çok sıkı kavrama, parmakların gevşek olsun. Kolunu sağdan sola doğru salla, sırada soldan sağa ilerle, fazla kavis verme, ağacın gövdesine dikkat et.
Megafondan yayılan gürültüyü duyduğun vakit çalışmayı bırak. Sıranın sonundaki ağacın iki metre önünde toprağa saplanmış yosun kaplı kayaya otur. Suratından süzülen teri sildikten sonra bir sigara yak. Ezan sona erince serbest bırak düşüncelerini. Kilitli kapıları aç, havalandır zihnindeki karanlık odaları. Rahmetlinin, zamanında yamaçtan aşağıya doğru sıraladığı ıhlamur ağaçlarından bir tanesinin gövdesinde dolaştırırken bakışlarını, Andrea\' nın tek parça yeşil elbisesi içindeki yılanvari görüntüsü düşsün beyninin arkasına. Yeniden dolaşın Moskova sokaklarında, yürürken koluna sürten dimdik göğüsleri anımsa. Beraber metroya binin, kalabalığı hisset, havasız kalmış vagona sıkışmış onlarca insandan yayılan ter kokusunu derin derin çek içine. Gülümse...
Sigaranı bitirdikten sonra ayağa kalk. Eşyalarını toparlayıp geldiğin yoldan geri dön. Takip et ayak izlerini. Çam ağacını geçip ahıra gir, orağı yerine astıktan sonra eve çık. Beşinci basamakta çizmelerini çıkart. Annene seslen, evden çıkarken hazırladığın meyveleri yemiş mi öğren. En önemlisi ara öğünler, ilaçlarını düzenli bir şekilde kullanan hastaların gün içinde hafif ara öğünlerle desteklenmesi...
13.30
Selam ver. Seccadeni toplayıp yatağın üzerine koy. Televizyonun karşısında uyuklayan ihtiyarın üzerini örttükten sonra mutfağa git. İki yumurta kır, fazla çırpma, çok kızartma. Yanmış yumurtayı sevmezsin sen...
Mısır ekmeğini tavanın içine doğrarken camdan dışarıyı seyret. Çatının üzerine doğru eğilmeye başlayan erik ağacının, rüzgarın etkisiyle titreşen yapraklarının arasından görülen kurşuni gökyüzünün içinde yüzermişçesine ilerleyen atmacaları seyret. Kalp atışların hızlanmaya başlayınca bakışlarını yere indir. Yemeğe başlamadan evvel besmele çekmeyi unutma....
22.30
İhtiyarın yatağını hazırla. İlaçları vermeden evvel şekerini ölçmeyi unutma. Annenin kanıyla lekelenmiş kartuşu, markalı tarafı yukarı gelecek şekilde yerleştir makineye. Balkona çık, dört bardak çay iç. Karanlığın içinde hışırdayan mısırların sesine karışan derenin uğultusunu dinle. Gözlerini kapat, serin gece havasını içine çek. Sıvası dökülmüş duvar boyunca sıralanmış, tahtaları çürümüş kanepelerin üzerine birer ikişer yerleştirmeye başla nefes alıp vermekten vazgeçmiş akrabalarınla, yüzlerini bile anımsayamadığın eski dostları. Gürültülü günlerin hayalini kur, kendini kandırma, özlediğin şey onların fiziksel varlıkları değil nasıl olsa. Yüz metre aşağıda çağlayan derenin, dört bir yanını saran ağaçların, yatağa girdiğin vakit kulağının dibinde uçuşmaya başlayan sivrisineklerin, attığın her adımda ayağının dibinde gıcırdayan tahtaların ve bir başladı mı bir hafta aralıksız yağan yağmurun sesinden başka bir şey duymak istiyorsun artık...
Yirmi altı defa secdeye kapandıktan sonra ayağa kalk. Seccadeni kaldır, ışığı söndürmeden önce saatini kur. Nemden ağırlaşmış, küf kokulu yorganı çenenin altına kadar çektikten sonra gözlerini yum ve dua etmeye başla. Dua et ki, yan odadan taşıp sabaha kadar kulağını tırmalayan hırıltılar bir an önce son bulsun. Dua et ki, her sabah ter içinde uyanmana neden olan rüyanda, dişlerinin arasına yerleştirdiğin tabancanın metalik tadı ile parmağının baskısıyla ağır ağır aşağıya doğru ilerleyen tetiği hissetmenin içine saldığı o tarif edilemez rahatlama duygusundan kurtulasın.
Şahit.
1.
Aniden hissetti acıyı baldırında...
Sendeledi, ağır ağır yaklaştı toprağa, istemsizce öne doğru uzattığı kollarına baktı, kollarındaki kesiklere, kesiklerin üzerindeki pıhtılaşmış kan damlacıklarına, damlacıkların üzerinde toplanmış mikroplara, mikropların şehvetle gerilmiş dudaklarına, dudakların arasından fırlayıveren sivri dişlerine, dişlerin gerisindeki gırtlağa, gırtlağın devamındaki mideye ve midelerindeki bastırılamaz açlığa...,
Düştü, sarsıldı iç organları darbenin şiddetiyle, kalbi çarptı göğüs kafesine, yer yerinden oynadı, nefesi kesildi, elleri çizildi, çocukluk günlerinin korkuları akın etti yüreğine, enfeksiyon kelimesi geldi yerleşti baş köşeye...
İmgeler yanıp sönmeye başladı zihninde...
Bir tabanca.
Döne döne ilerleyen kurşun.
Kurşunun etrafında yarılan hava.
Yanmış et kokusu ve acı.
Kırmızıydı acının rengi...
Sonra yeniden hızlandı her şey, yuvarlandı, inledi, küfretti, kafasında oluşmuş çatlakları doldurmaya başladı. Karanlık bir oda, öfkeyle çarpılmış suratlar, aniden açılan bir kapı ve bacaklarındaki acı, yanan ciğerleri ve ümit, ufacık cılız bir ümit...
2.
Adam silahını doğrulttu...
Kalp atışlarını yavaşlatıp nişan aldı, yavaş yavaş geçti ellerindeki titreme, tetik aşağıya kaydı, tabanca geriye tepti, start verildi, avcı fırladı sahibinin emriyle, mahşeri bir hızla ilerledi kaçmaya çalışan et yığınına doğru, mermi ete saplandı, adam etrafa saçılan kanı gördü, kurşunun açtığı deliği...
Ellerini aşağıya indirip bir sigara yaktı.
3.
Kadın demliği eline alıp bardağa yaklaştı, ılık rüzgarla beraber yarı aralık pencereden içeriye dolan gürültü dikkatini çekti, kafasını uzatıp dışarıya baktı.
Kaçağı gördü...
Avcıyı gördü...
Tabancanın sesini duydu...
Mermi yavaş yavaş kaçağa doğru ilerlerken, bir çığlık eşliğinde kurtuluverdi demlik kadının elinden, dayanamadı yerçekiminin cazibesine...
İki saat sonra, cansız beden öylece uzandığı kaldırımın üzerinden kaldırılırken, kadın meraklı komşularına halıdaki lekeyi gösterdi.
Nasıl çıkacaktı bu şimdi?
Aniden hissetti acıyı baldırında...
Sendeledi, ağır ağır yaklaştı toprağa, istemsizce öne doğru uzattığı kollarına baktı, kollarındaki kesiklere, kesiklerin üzerindeki pıhtılaşmış kan damlacıklarına, damlacıkların üzerinde toplanmış mikroplara, mikropların şehvetle gerilmiş dudaklarına, dudakların arasından fırlayıveren sivri dişlerine, dişlerin gerisindeki gırtlağa, gırtlağın devamındaki mideye ve midelerindeki bastırılamaz açlığa...,
Düştü, sarsıldı iç organları darbenin şiddetiyle, kalbi çarptı göğüs kafesine, yer yerinden oynadı, nefesi kesildi, elleri çizildi, çocukluk günlerinin korkuları akın etti yüreğine, enfeksiyon kelimesi geldi yerleşti baş köşeye...
İmgeler yanıp sönmeye başladı zihninde...
Bir tabanca.
Döne döne ilerleyen kurşun.
Kurşunun etrafında yarılan hava.
Yanmış et kokusu ve acı.
Kırmızıydı acının rengi...
Sonra yeniden hızlandı her şey, yuvarlandı, inledi, küfretti, kafasında oluşmuş çatlakları doldurmaya başladı. Karanlık bir oda, öfkeyle çarpılmış suratlar, aniden açılan bir kapı ve bacaklarındaki acı, yanan ciğerleri ve ümit, ufacık cılız bir ümit...
2.
Adam silahını doğrulttu...
Kalp atışlarını yavaşlatıp nişan aldı, yavaş yavaş geçti ellerindeki titreme, tetik aşağıya kaydı, tabanca geriye tepti, start verildi, avcı fırladı sahibinin emriyle, mahşeri bir hızla ilerledi kaçmaya çalışan et yığınına doğru, mermi ete saplandı, adam etrafa saçılan kanı gördü, kurşunun açtığı deliği...
Ellerini aşağıya indirip bir sigara yaktı.
3.
Kadın demliği eline alıp bardağa yaklaştı, ılık rüzgarla beraber yarı aralık pencereden içeriye dolan gürültü dikkatini çekti, kafasını uzatıp dışarıya baktı.
Kaçağı gördü...
Avcıyı gördü...
Tabancanın sesini duydu...
Mermi yavaş yavaş kaçağa doğru ilerlerken, bir çığlık eşliğinde kurtuluverdi demlik kadının elinden, dayanamadı yerçekiminin cazibesine...
İki saat sonra, cansız beden öylece uzandığı kaldırımın üzerinden kaldırılırken, kadın meraklı komşularına halıdaki lekeyi gösterdi.
Nasıl çıkacaktı bu şimdi?
1 Ekim 2009 Perşembe
I
Gelecek vaad eden veletleri bulmalısın. Sınıf birincilerini. Matematik manyaklarını. Müzik tutkunlarını. Minik Maradonaları. Erken olgunlaşmış Pamela Andersonları bulmalısın. Satranç meraklılarına, tornacı çıraklarına, berber kalfalarına, hayalperestlere, duygusallara da dikkat etmelisin. Teker teker yok etmek zorundasın onları. Gözlerinin içine baka baka nefeslerini kesmelisin. Yokuş aşağı koşturmalı, yeşermiş sularda yüzdürmelisin. Sonra ilgileneceksin normallerle. Miskinlerle. Burnunu karıştıranlarla. Sümüğünü yiyenlerle. Karanlıktan korkanlarla ve altına işeyenlerle. Harekete geçmelisin. Gözlerini açmalısın, acımamalısın.
Bu, gecenin ilk rüyasıydı, aklında tutmalısın.
Bu, gecenin ilk rüyasıydı, aklında tutmalısın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)