21 Ocak 2010 Perşembe

VII

Duydun mu patlamayı?

Bataklığın ortasında; etrafa uçuşan çürümüş kolları, bacakları, kafataslarını gördün mü?

Gün ağarıyordu. Tatlı bir rüzgar ekşi ekşi kokular taşıyordu burnumuza. Sararmış çalılar dalgalanıyor, yuvasının dışına çıkmış bir sıçanın tüyleri kabarıyordu. Muhteşem bir sabah!

Dedi birileri. Kanlanmış gözler vardı, kemirilmiş dudakları, boyunlarda morluklar ve kırılmış tırnaklar vardı. Bir çakmak, paketteki son sigara ve öksürükler. Adım seslerini duyabiliyorduk. Nefes alış verişlerini duyabiliyorduk. Çıtırdayan parmakları duyabiliyorduk. Yanındaydım, hatırlıyor musun? Çalılığın en karanlık noktasında titreşiyorduk ve ben geri sayıyordum.

Sıfıra ulaşmayacak. Muhtemel yedide patlayacak.

Dokuz, sekiz, yedi ve bumm!

Sen de duydun patlamayı. Başımızdan aşağıya kurbağa yumurtaları döküldü. Saçlarımız çamura bulandı, parmaklarımız titredi.

Bir izmarit ezildi ve sen ağladın. Şaşırdım, sen ağlayamazsın diye mırıldandım. Bu bir mucize diye yanıtladın. Ben pantolonuma yapışmış örümcek cesetlerini temizlerken ayağa kalktın. Birilerinin canı yanıyordu ve çok eğleniyordun.

Bunu kaçıramazdın. Ve kaçırmadın...

Hiç yorum yok: