28 Aralık 2009 Pazartesi

V

yüzlerini aralık rüzgarına çeviren esmer adamlar var. palmiyelerin dibine attıkları sandalyelerin üzerinde ölümü bekleyen. kuyruğundan ağaca asılmış fareleri andıran bir şehir ve dolduruyor kulaklarımızı duvarda yürüyen hamamböceklerinin tıkırtısı.

tık tık tık. alnımdaki damarlar kabarıyor. tavana yükselen duman, komutanım bizi çok üzdüler. saç diplerimde hissediyorum parça parça ufalanan kayaların kahkahalarını. sok ellerini ceplerine, yarısı boşalmış bir sigara paketi, kürdan, bilet ve çakmak. sırtından aşağıya süzülen bir şeyler var, hissediyor musun?

hissedemiyorum. kulakları alev almış köpekler koşturuyor binanın önündeki çakıl döşeli yolda. direksiyonu kavrayan parmaklar çürümüş, kemikler göz kırpıyor sarı sarı. okyanus çukurlarının hayalini kuran çocuklar var burada. kapı kapı dolaşıp zeytin çekirdeklerini toplayan kamyonlar, şişelerde biriktirdikleri ter damlalarını saksılara boşaltan teyzeler var.

dırırım dırırım tırarak. yıkılmış hastanelerin altlarında dolaşan şakacı yılanlara bak. gülümse ve dişlerinin arasındaki mermiyi serbest bırak...

14 Aralık 2009 Pazartesi

IV

terk edilmiş çimento fabrikalarını düşlüyorum şu sıralar. hani iki bin kilometre ötedeki memleketinden dönerken kafanı yasladığın otobüs camının ardından dört buçuk saniye içinde kayıp gecenin karanlığına karışan şu büyük, ıssız ve enteresan biçimde küskün duran yapılar var ya, işte onları düşlüyorum.

kendimi o fabrikanın içinde bir yerlere koyarak hem de. muhtemelen ikinci kattayım, silolardan birine açılan koca bir kapı var. menteşeleri paslanmış, boyası kalkmış, sonsuza kadar açılmamaya mahkum edilmiş bir kapı. o kapının ardındayım işte. duvarın dibine çökmüşüm, hemen birkaç santimetre ötemde ise, seneler evvel ölmüş bir köpeğin kafatası duruyor. neden orada olduğunu veya nasıl bir mucize sonucu can verdiğini hesaba katmadan bakıyorum kafatasına. oturduğum yerin tam karşı tarafında bir pencere var. pencereden içeriye süzülen ay ışığı aydınlatıyor kafatasını. göz çukurlarını, etrafa saçılmış sigara paketlerini ve sahibini kaybetmiş ayakkabıları.

dediğim gibi, terk edilmiş çimento fabrikalarını düşlüyorum şu sıralar. hani sıkıya kapatılmış dış kapısının önünde, çalışır vaziyette bir otomobil gördüğün zaman içten içe rahatladığın şu yapılar var ya, işte onları düşlüyorum. aklıma dut ağaçlarının dallarına kurulmuş salıncaklar geliyor, ayaklarımın altında gıcırdayan tahtalar ve yetmiş yaşındaki bir ihtiyarın takma dişleri geliyor.

neşeleniyorum, bir sigara yakıyorum belki. kendi kendime sözler veriyorum. mezarlık kumarbazlarıyla takılmayı bırakacağım falan diyorum. sonra yine akşam oluyor işte. kömür kokusu burnuma doluyor. ben de salondaki akvaryumda yüzüp duran japon balıklarından bir tanesinin kafasını koparıp uykuya dalmaya çalışıyorum. öylesine geçip gidiyor zaman. durup dinlenmeden terk edilmiş çimento fabrikalarını düşlüyorum...

8 Aralık 2009 Salı

III

insanların ölülerin odalarında yatmaktan korktukları zamanları yaşıyorduk.

camın önünden kayıp giden kamyonların tekerleklerinden etrafa saçılan damlacıkların üzerinden geleceği okuyan ihtiyarlar vardı. kar yağacak dediler, beyaz beyaz örtülecek toprağın üzeri dediler, martılar dalgakıranlara çakılacak dediler.

balkonda sigara içiyordum ben bu sırada.

duvarın dibindeki tekerlekli sandalyenin üzerinde katlanmış battaniyeler duruyordu. izmariti dört kat aşağıya attım, insanların ölülerin odalarında yatmaktan korktukları zamanları yaşıyoruz dedim,

ihtiyarlar kapı koluna bulaşan kan damlalarına dikkat etmemi öğütlediler.

onları dinledim. gözlerimi kapatıp dokuzdan geriye geldim. sandalyenin üzerindeki battaniyelerden birini dizlerime örtüp, ölünün koltuğunda rüyaya girdim. enteresandı ve bir o kadar da soğuk.

4 Aralık 2009 Cuma

II

yolculuk. ben denize bakan o garip tepede açılmış iki metrelik bir çukurun içine kürek kürek toprak dökerken,

senin de salyangozların yaşam çemberleri hakkında düşünmeni istiyorum.

döndüğümde, düşündüklerini unutmana izin vereceğim elbette.