3 Ekim 2009 Cumartesi

Tribromoetanol.

Sağ elimin işaret parmağını iki kaşının ortasına dayayasım vardı. Bu titrek, sigara tutmaktan sararmış, tepesindeki tırnağın iç tarafında biriken pisliklerin kahverengi kahverengi sırıttığı biçimsiz et parçasını iki kaşının ortasına dayadıktan sonra sana doğru eğilesim vardı. Sigara, mayonez, safra, çay, kaşarlı gözleme ve hamsili yumurta kokan nefesimi suratına çarpa çarpa fısıldayasım vardı… Daha fazla karıştırma diyecektim, eğer görüntüyü buraya düşürmeyi becerebiliyorsan gerçektir diyecektim. Kamu sınavlarının, on metreküplük harcama barajını aştıktan sonra kendini katlamaya başlayan su faturalarının, altılı kuponlarının, yer çekiminin, etin, kemiğin ve askerlik yoklamalarının dünyasında vücut bulması şart değil diyecektim. Parmağımı alnına daha bir sıkı bastıracak, hafiften arkaya düşen kafana bakacaktım. Müzik devam edecekti, kel garson bir yandan küllükleri boşaltırken bir yandan da bizi süzecekti yan gözle, ters giden bir şeyler mi var acaba diye. Daha fazla konuşmaya gerek kalmayacaktı, sen yine aynı sen olarak kalmaya devam edecektin belki de ama ben rahatlayacaktım. Lakin yapamadım.

Sağ elimin işaret parmağı havada asılı kalmış durumda ve ben yaklaşık iki dakikadır bu manzarayı izliyorum. Sen de beni izliyorsun. Ben, bu parmağı ne yapacaktım diye düşünürken sen de ne kadar enteresan bir akşam oldu ama diye düşünüyorsun. Yarı aralık dudağımın kenarından taşan salyam masanın üzerine düşüyor. Etrafa saçılan minik parçacıklar saplanıp kaldığım bu garip durumdan kurtulmamı sağlıyor. Utanıyorum, sana bakıyorum, görmezden geliyorsun. Kendi halinde yanmaya devam eden sigaramı buluyor, son bir nefes daha çektikten sonra arkama yaslanıyor ve yeniden anlatmaya başlıyorum uzaklaşabilmek için.

Motosiklet kazalarından, kundaklanan evlerden, paraşütle atlamaktan bahsediyorum ve değişiyorum. Çocukluk anılarımdan, okul yıllarımdan, kırılan dişlerimden bahsediyorum ve güçleniyorum. Ölmüş dostlarımdan, ölmek üzere olan dostlarımdan, sahipsiz cesetlerin kıçlarına sokuşturulan pamuk parçalarından bahsediyorum ve kavrıyorum. Yalan söylüyorum, gülüyorum, sövüyorum. Rengi griye kaçan tenimin üzerindeki gözeneklerden etrafa saçılan kelimeleri dehşet içinde seyrediyorum, kendime engel olamıyorum ve anlatmaya devam ediyorum. Tepemizdeki lambalar birer ikişer yanmaya başlıyor. Çayımın içine düşen bembeyaz ışınlar gözümü alıyor ve birazdan tüm hikayeler tükenecek diyorum. Gülümsüyorsun, suratıma bakıyorsun, tekrar gülümsüyorsun ve ben birkaç metre ötemizdeki kaldırımlara seyyar tezgahlarını açan karanlık yüzlü kitapçıların, kulaklarımı tırmalayan elektronik müziğin içine karışan çığlıklarını dinlemeye başlıyorum. Orijinaller on yeteleymiş diyorum, anlıyor musun? Kaşlarını kaldırıyorsun. Parmağımı basma ihtiyacını yeniden hissediyorum. Bir sigara yakıyorum ve kış geldiği zaman diyorum. Çatı diyorum, memleket diyorum, koşarak diyorum, o mesafeden kar yığının ortasına düşmek ne kadar keyifliydi bilemezsin diyorum. Gökyüzü masmaviydi, altıma kaçırmıştım, çizmemden içeri su giriyordu, böbreklerin iltihaplandığı zaman kan işemeye başlıyorsun biliyor muydun diyorum. Küllük yeniden doluyor. Kel garson yanımıza geliyor. Midem ekşiyor, geğiriyorum, boğazımdan yükselen sıcacık safrayı yutuyorum ve susuyorum. Orijinaller on yetele anlıyor musun?

Hava soğumaya başlıyor. Ceketimi üzerime geçirip neden içeri oturmadım acaba diye düşünürken kitapçıların arasından ağır ağır ilerleyen zabıta minibüslerini görüyorum. Çürümeye yüz tutmuş binaların üzerine düşen mavili beyazlı ışıklara bakıyorum, işportacılar kaçmıyor, üniformalılar kovalamıyor, delinin biri sokağın başındaki üst geçidin üzerine çıkmış özgürlüüüük diye haykırıyor, yan masamızdaki delikanlı bir başka delikanlının dudağına cart diye yapışıyor, arkandaki kız mantarlı pizza söylüyor, kafam karışıyor, sana dönüp bu kadar diyorum, tüm öykülerim bitti.

Anlamıyorsun, korkuyorum, çok yorgunum.

Bomboş bir ifadeyle gülümsemeye devam ediyorsun. Elimi cebime atıp silahımın kabzasını kavrıyorum. Sana doğru eğilip az sonra öleceksin diyorum. Önce kocaman açılıyor gözlerin, birkaç saniye sonra şaşkınlığın geçiyor ve rengarenk bir kahkaha savuruyorsun. Etraftaki başlar bize dönüyor, utanıyorum. Delikanlılar birbirlerini yemeye devam ediyorlar, silahımı çekiyorum, seni tam şu iki kaşının ortasından vurasım var diyorum. Tedirgin oluyorsun. O vıcık vıcık olmuş zihninden dalga dalga yükselen soru işaretlerini görebiliyorum. Suratın değişmeye başlıyor. Sakalların çıkıyor, saçların kısalıyor, kemiklerin irileşiyor, göz rengin değişiyor, dişlerin sararıyor, dişlerin beyazlıyor, bir koyu kestane oluyorsun, bir süper kızıl, çenen uzuyor, suratın sivriliyor, kilo alıyorsun, kilo veriyorsun, bir annem oluyorsun, bir babam, bir sevgilimsin, bir terapistim. İlkokul öğretmenimin sidikli oğlusun, aşırı dozdan ölen çocukluk arkadaşımsın, kıçıma ilk şaplağı atan kokainman doktorsun, otobüsteki biletçi, mahalledeki torbacı, iki bin elli sekiz yılı dünya güzelisin. İnsin, cinsin, uçmaya başladığım zaman bacaklarımın üzerinde koşturan hamamböceğisin. Zihnimde uyuyakalan volkanlar seneler sonra yeniden faaliyete geçiyor, ellerim titriyor, midem yanıyor, insanlar bize bakıyor, kamera etrafımızda tam bir tur atıyor, Ukrayna kıyılarında bir yük gemisi batıyor, yörüngede süzülen uzay üssündeki bir kadın astronot titreye titreye orgazm oluyor, yer sarsılıyor, ay tutuluyor, orijinaller kapış kapış gidiyor ve ben tetiği çekiyorum…

Bumm!

Keşke ne kadar güzel öldüğünü görebilseydin.

İki kaşının arasında açılan deliği, delikten fışkırıp suratıma sıçrayan kanı, yüzümü nasıl buruşturduğumu, gözümü nasıl yumduğumu, karışık pizza yiyen kızın tabağına sıçrayan beyin parçacıklarını, delikanlılardan birinin yeşil yeşil kustuğunu, acaba senin de kıçına pamuk tıkarlar mı diye düşünürken nasıl tahrik olduğumu görebilseydin. Masanın üzerine çıkıyorum. Beni dinleyin diye haykırıyorum. Etrafta ne kadar çok göz, kulak ve ağız var farkında mısınız diyorum. Ve ne kadar da beceriksizler görmek, dinlemek, konuşmak hususunda diyorum. Telefonlar açılıyor. Fısıltıları duyabiliyorum, alo diyorlar, imdat diyorlar, yetişin diyorlar. Babalarını, sevgililerini, merkez karakolda görev yapan amca çocuklarını arıyorlar. Kafandaki delikten dışarıya taşıyor son nefesin. Kıvrıla kıvrıla yükseliyor gökyüzüne. Kel garson korkudan elindeki küllükleri yere düşürmüş. Etrafa saçılan izmaritleri görünce sinirleniyorum, dikkatim dağılıyor, söyleyeceklerimi unutuyorum. Masadan iniyorum, damarlarımda dolaşan zehri hissediyorum, şu anda sana açıklamak istemediğim yöntemler kullanarak öldüğünden emin oluyorum. Silahımı bırakıp sandalyeme kurulduktan sonra buz gibi olmuş çayımdan koca bir yudum alıyorum ve rahatlıyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, kafamı kollarımın üzerine yerleştiriyorum. Burnumda yanmış et ve barut kokusu, soğumaya başlayan bedeninin karşısında uzun ve deliksiz bir uykuya dalıyorum. Gerçekten minnettarım.

Hiç yorum yok: