14 Aralık 2009 Pazartesi

IV

terk edilmiş çimento fabrikalarını düşlüyorum şu sıralar. hani iki bin kilometre ötedeki memleketinden dönerken kafanı yasladığın otobüs camının ardından dört buçuk saniye içinde kayıp gecenin karanlığına karışan şu büyük, ıssız ve enteresan biçimde küskün duran yapılar var ya, işte onları düşlüyorum.

kendimi o fabrikanın içinde bir yerlere koyarak hem de. muhtemelen ikinci kattayım, silolardan birine açılan koca bir kapı var. menteşeleri paslanmış, boyası kalkmış, sonsuza kadar açılmamaya mahkum edilmiş bir kapı. o kapının ardındayım işte. duvarın dibine çökmüşüm, hemen birkaç santimetre ötemde ise, seneler evvel ölmüş bir köpeğin kafatası duruyor. neden orada olduğunu veya nasıl bir mucize sonucu can verdiğini hesaba katmadan bakıyorum kafatasına. oturduğum yerin tam karşı tarafında bir pencere var. pencereden içeriye süzülen ay ışığı aydınlatıyor kafatasını. göz çukurlarını, etrafa saçılmış sigara paketlerini ve sahibini kaybetmiş ayakkabıları.

dediğim gibi, terk edilmiş çimento fabrikalarını düşlüyorum şu sıralar. hani sıkıya kapatılmış dış kapısının önünde, çalışır vaziyette bir otomobil gördüğün zaman içten içe rahatladığın şu yapılar var ya, işte onları düşlüyorum. aklıma dut ağaçlarının dallarına kurulmuş salıncaklar geliyor, ayaklarımın altında gıcırdayan tahtalar ve yetmiş yaşındaki bir ihtiyarın takma dişleri geliyor.

neşeleniyorum, bir sigara yakıyorum belki. kendi kendime sözler veriyorum. mezarlık kumarbazlarıyla takılmayı bırakacağım falan diyorum. sonra yine akşam oluyor işte. kömür kokusu burnuma doluyor. ben de salondaki akvaryumda yüzüp duran japon balıklarından bir tanesinin kafasını koparıp uykuya dalmaya çalışıyorum. öylesine geçip gidiyor zaman. durup dinlenmeden terk edilmiş çimento fabrikalarını düşlüyorum...

Hiç yorum yok: